Mehmet Karasu’nun kaleme aldığı “Geçmişten Günümüze Anıların Kırık Aynası” adlı eser, bir eğitimcinin çocukluğundan emekliliğine, Antakya’nın dar sokaklarından Avrupa’nın meydanlarına uzanan derinlikli bir yaşam yolculuğunu konu alıyor. 2025 yılında Akdoğan Yayınevi tarafından yayımlanan bu kitap, sadece kişisel bir otobiyografi değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı diri tutan bir “tanıklıklar manzumesi” niteliğindedir.
Karasu, öğretmenliği sadece bir meslek değil, bir “yaşam biçimi” olarak tanımlar. Kitabın “Bir Eğitimcinin Hayatından Damlalar” bölümünde, sınıf içindeki küçük ama çarpıcı anektodlara yer verir. Örneğin; okuma yazma bilmediği sonradan anlaşılan Berrin’in sessiz çığlığı veya bayramlaşırken kız ve erkek öğrencilere farklı davranmasının bir çocukta yarattığı üzüntü üzerinden yaptığı özeleştiri, yazarın pedagojik duyarlılığını ve empati yeteneğini sergiler.
Yazar, 1950 yılında Hatay’ın Harbiye beldesinde başlayan hayat hikâyesinde, yoksulluğu bir mahcubiyetten ziyade bir “dayanışma hikâyesi” olarak kurgular. Çocuk yaşta pamuk tarlalarında tahta takunyalarla çalışması, İstanbul’daki üniversite yıllarında Sahaflar Çarşısı’nda şekillenen entelektüel kimliği kitabın en dokunaklı kısımlarını oluşturur. Özellikle 1971 darbesiyle el konulan 1000 kitaplık kütüphanesinin ardından vazgeçmeyip yeniden binlerce kitaplık bir koleksiyon oluşturması, Karasu’nun kitap sevgisinin ve direncini gösteren sembolik bir detaydır.
Kitapta Antakya, sadece bir şehir değil; barışın, felsefenin ve edebiyatın buluşma noktası olarak tasvir edilir. Yazarın “Antakya Edebiyat Günleri”, “Antakya Felsefe Okulu” ve “Antakya Defne Barış Korosu” gibi projelerdeki öncü rolü, şehrin kültürel dokusuna yaptığı katkıları gözler önüne serer. Ayrıca, 6 Şubat depremi sonrası yaşanan yıkım ve bu yıkımın ardından sanatın iyileştirici gücüyle ayağa kalkma
Kitabın önemli bir bölümü ise Dubai’den Paris’e, Selanik’ten Tahran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki seyahat notlarına ayrılmıştır. Bu bölümlerde Karasu, bir turist gözüyle değil; bir kültür insanı gözüyle şehirlerin ruhunu, mimarisini ve insanını analiz eder. Özellikle Suriye seyahatlerinde barışa yaptığı vurgu, kitabın genelindeki insancıl tonla örtüşür.
“Anıların Kırık Aynası”, parçalanmış bir aynanın her bir parçasında farklı bir yaşam karesini yansıtır. Mehmet Karasu, aile bağlarından (eşi Nebihe ve oğulları Umut ile Uğur) toplumsal mücadelelere kadar geniş bir yelpazeyi samimi bir dille sunar. Eser, yerelden evrensele uzanan bir köprü kurarak, okuyucuya “insan biriktirmenin” ve “kültüre adanmanın” kıymetini hatırlatan etkileyici bir inceleme sunmaktadır.
Mehmet Karasu’nun “Geçmişten Günümüze Anıların Kırık Aynası” adlı eserinde, yazarın bir eğitimci ve kültür insanı olarak paylaştığı anılar arasında hem duygusal derinliği hem de toplumsal mesajları nedeniyle öne çıkan bazı bölümler şunlardır: “Gece Pişen Darı Ekmeği” ve Çocukluk Özlemi: Yazarın çocukluk yıllarına dair anlattığı bu anı, yoksulluğun içinde filizlenen büyük bir aile sevgisini yansıtır. Annesinin gece vakti kimseye fark ettirmeden pişirdiği o beyaz darı ekmeğinin kokusu, yazar için sadece bir besin değil, bir “dayanışma ve şefkat” sembolüdür. Bu anı, modern zamanın konforu içinde unutulan o saf ve samimi aile bağlarını hatırlattığı için çok etkileyicidir.
Bir Öğrencinin Sessiz Çığlığı: Berrin. Öğretmenlik yıllarına ait bu anı, bir eğitimcinin dikkati ve vicdanı üzerine kuruludur. Okuma yazma bilmediği sonradan fark edilen bir öğrencinin yaşadığı içsel zorluklar ve öğretmenin bu durum karşısındaki duyarlılığı, eğitimin sadece müfredat değil “insan ruhuna dokunmak” olduğunu kanıtlar. Yazarın bu anıdaki özeleştirisi ve pedagojik hassasiyeti, okuyucuda derin bir saygı uyandırır.
1983 Sürgün Yılları: Espiye: 12 Eylül askeri darbesinin ardından Harbiye Lisesi’nden Giresun’un Espiye ilçesine sürgün ediliş hikâyesi, kitabın en hüzünlü ve direnç dolu bölümlerinden biridir. İki küçük çocuğu ve eşini Antakya’da bırakıp Karadeniz’in sisli tepelerine gidişi; bir babanın ve idealist bir öğretmenin yaşadığı çaresizliği ama aynı zamanda Karadeniz insanıyla kurduğu o sıcak dostlukları anlatması bakımından çok kıymetlidir.
6 Şubat ve Küllerinden Doğan Antakya: Kitabın en sarsıcı bölümü, 6 Şubat depremiyle yitirilen kadim Antakya’ya dair olanlardır. Depremden hemen önce 2. Defne Kitap Fuarı’nda dostlarıyla bir arada olan yazarın, bir sabah felakete uyanması ve sonrasında o kitapların enkaz altında kalan insanları ısıtması detayı sarsıcıdır. Yazarın yaşadığı büyük yıkıma rağmen sanata ve edebiyata tutunarak şehri yeniden ayağa kaldırma arzusu, insanoğlunun direnme gücünü temsil eder.
50 Yıl Sonra Gelen Sürpriz: 2024 yılında Antakya Defne Barış Korosu ile İstanbul’da verilen “Yaralarımızı Sarıyoruz” konserinde, yazarın 50 yıl önceki üniversite arkadaşlarının bir buket çiçekle gelmesi sahnede yaşanan en duygusal anlardan biridir. Bu anı, zamanın yıpratamadığı dostlukların ve sanatın iyileştirici gücünün en somut göstergesidir.
Neden bu anılar? Çünkü bu hikâyeler sadece Mehmet Karasu’nun bireysel yaşamını değil; Türkiye’nin bir dönemindeki toplumsal mücadeleleri, öğretmenlik mesleğinin kutsallığını, yoksulluğun içindeki asaleti ve en önemlisi “Antakyalı olma” ruhunu okuyucunun kalbine dokunarak anlatmaktadır. Her bir anı, parçalanmış bir aynanın parçası gibi hem geçmişin hüznünü hem de geleceğin umudunu yansıtmaktadır.
Mehmet Karasu’nun “Geçmişten Günümüze Anıların Kırık Aynası” adlı eserindeki üslubu, bir eğitimcinin nezaketini, bir edebiyatçının derinliğini ve bir tanığın samimiyetini bir araya getirir. Yazarın anlatım özellikleri şu temel noktalar etrafında şekillenir: Karasu, anılarını anlatırken okuyucuyla doğrudan bir bağ kuran, süsten uzak ama etkileyici bir dil kullanır. Özellikle ailesinden, çocukluk yoksulluğundan ve annesine duyduğu özlemden bahsettiği bölümlerde bu içtenlik doruk noktasına ulaşır. Yazarın üslubuna hakim olan en temel değerlerden biri insan sevgisidir. Olayları değerlendirirken empati kurar; farklı kültürel yapılara, inançlara ve toplumsal kesimlere karşı her zaman hoşgörülü ve kucaklayıcı bir tavır sergiler. Özellikle seyahat notlarında ve çocukluğunun geçtiği Harbiye/Antakya tasvirlerinde oldukça canlı bir anlatım sergiler. İstanbul sokaklarını, Karadeniz’in yaylalarını veya Avrupa şehirlerini anlatırken okuyucunun zihninde görsel bir harita oluşturur.
Bir eğitimci olarak sadece başarılarını değil, meslek hayatındaki pişmanlıklarını ve aldığı dersleri de açık yüreklilikle paylaşır. “Bir Öğretmenin Pişmanlığı” gibi bölümlerde görüldüğü üzere, kendi hataları üzerinden pedagojik dersler çıkarabilen, mütevazı bir üsluba sahiptir. Kitapta özellikle 12 Mart, 12 Eylül ve 6 Şubat depremi gibi travmatik dönemler anlatılırken hüzünlü bir ton hakimdir. Ancak yazar bu hüznü bir yılgınlığa dönüştürmez; anlatısını her zaman dayanışma, sanat ve edebiyatın iyileştirici gücüne vurgu yaparak umutla sonlandırır. Eser, kişisel bir günlükten ziyade bir dönemin ve coğrafyanın (özellikle Hatay’ın) kültürel belleğini kayda geçiren “tanıklık” üslubuyla yazılmıştır. Şehirlerin tarihi, önemli edebiyatçılarla olan anektodlar ve kültürel etkinlikler bir arşivci titizliğiyle anlatıya dahil edilir. Mehmet Karasu; geçmişin “kırık aynasından” yansıyanları, geleceğe ışık tutacak bir rehber niteliğinde, yalın ve vicdanlı bir üslupla kaleme almıştır.
Mehmet Karasu’nun “Geçmişten Günümüze Anıların Kırık Aynası” adlı kitabından, yazarın yaşam felsefesini, memleket sevgisini ve öğretmenlik tutkusunu yansıtan etkileyici bölümlerden bazıları şunlardır: Çocukluk Özlemi ve Masumiyet (Sayfa 18) Yazarın çocukluğa duyduğu özlemi dile getirdiği bu bölüm, geçmişin sadeliğine bir saygı duruşu niteliğindedir: “Çocukluğumu özlüyorum, çünkü o zamanlar dünya daha basitti, insanlar daha gerçek, hayallerim daha ulaşılabilirdi. O günlere geri dönmek, bir kez daha o saf mutluluğu yaşamak istiyorum. […] Çocukluğumun anılarını kalbimde bir hazine gibi saklıyorum.”
Antakya Merkez Lisesi’ne Atanma: Bir Hayalin Gerçekleşmesi (Sayfa 73) Öğretmenlik mesleğine duyduğu aşkı ve memleketi Antakya’ya olan bağlılığını şu cümlelerle anlatır: “Antakya Merkez Lisesi, tarihi dokusu ve anlamıyla şehrin adeta kalbinde yer alıyordu. […] Okula ilk adım attığımda, koridorların tarih kokan havası beni mest etti. Yüzlerce genç zihin, birer şekillendirilmeyi bekleyen hamur misali bizim rehberliğimizle yoğrulacaktı.”
Sürgün Yıllarının Acısı (Sayfa 83) 1983 yılında Giresun’un Espiye ilçesine sürgün edilişini anlattığı bu bölüm, dönemin zorluklarını ve aileden kopuşun hüznünü yansıtır: “Antakya’nın taşlarla döşeli dar sokaklarından, Harbiye’nin serin sularından, ailemin yanından koparılmış, Karadeniz’in sisli tepelerine sürülmüştüm. […] Eşim sessizce toparlanıyor, ama gözlerindeki çaresizliği gizleyemiyordu. O an bir baba ve bir eş olarak ne kadar güçsüz olduğumu fark ettim.”
. Deprem Sonrası Antakya ve Kitapların Gücü (Sayfa 175-176) 6 Şubat depremi sonrası yaşadığı büyük acıyı ve kitapların bu acıdaki tesellisini şöyle ifade eder: “İki gün sonra kitapları kontrol etmek için gittiğimde ise yüreğime bir tuhaf sevinç doldu. O kitaplarla insanlar ısınıyordu. Sayfaların arasından çıkan sözcükler, buz gibi enkaz ortamında ılık bir nefes gibiydi. Kitapların, bu çaresizlikte bile bir umuda dönüşmesini görmek tuhaf bir mutluluktu.”
Sanatın İyileştirici Gücü (Sayfa 189-194) Yazarın şehrin yeniden doğuşuna dair inancını vurguladığı bu kısım, kitabın en umut dolu pasajlarındandır: “Antakya, tarih boyunca sayısız felaketle sınandı. Depremler, savaşlar, yıkımlar, yeniden doğuşlar… Her seferinde küllerinden doğmayı bildi. Ve bu defa da bilmeye devam edecek. Çatlayan taşlar yerini yeni binalara bırakacak, yas yerini umuda…” “Sanatla iyileşebiliriz.”
Aile ve Eşine Duyduğu Minnet (Sayfa 15) Hayat arkadaşı Nebihe Hanım için yazdığı şu satırlar, yazarın vefalı kişiliğini gösterir: “Eğer bugün arkamda anlamlı bir hayat hikayesi bırakabiliyorsam, bu hikâyenin gerçek kahramanı Nebihe’dir. O, benim her şeyim.”