2.TABLO; ŞAFAK SÖKERKEN
Sahne; Ali Yüce, Nuru, Kel Ali, Topuklu Durmuş, Sülü oturmaktalar.
Dışarıdan Ses – Dinleyin ey millet! Haoooo! Sonnacıma duyduk, duymadık demeyin! Üç gün oldu Fransız tahsildar bey köyümüze geliiik! Kimse bir kuruş vergi yatırmayııık! Tahsildar ağa çok sinirleniiiik! Haoooo! Duyduk duymadık demeyin! Benim kafamı kızdırmasınlar, götlerinden bok çıkıncaya kadar kırbaçlarım, hemi de analarını… haoooo! Dünyayı başlarına yıkarım ona göre diyoooo! Haoooo, herkes duysunnn!
Nuru – Sıçtı Nuru bez getirin şinci. Benim iş her bir kimseden çıtırık. Geçen yılki vergide yatmayık. Bi’ de bu yıl, etti yedi bin… Sıçtım ki ne sıçtım, derimi yüzseler bir kuruş yok.
Topuklu Durmuş – Çok da ters zamanda geldi yahu bu haçı eğri! Amma Fransızın suçu yok ki, onu buraya getirene bak.
Kel Ali – Kim ki Durmuş emmi,kim getriyo ki Fransızı köye?
Topuklu Durmuş – Kim olacak, Hacı Abdi Ağa! Kimsede bir lera olmadığını bilmiyo mu o çakal şimdilerde? Biliyo ki vergici Fransızı getiriyo, getiriyo ki herkes ondan fayızlı para alsın. Ülen, ülen Fransız Fransızlığını yapıyo da sen ne ananın…
Nuru – Oha de Durmuş, çocuğun yanında.
Sülü – Tüüüüh ki tüh be! Kaldık gavırın elinde. Mıstafa Kemal gelici dediler, gelici dediler, hanı? Aslı astarı çıkmadı. Demek ki yalanmış. Yoksa bu Fransız tahsildarının buralarda işi ne? Ah, Mıstafa Kemal gelivermeli ki şinci, görsün bu tahsildar dünyanın kaç bucak olduğunu… Köyde tavuk kalmadı be. Fransız janderme tüfenkle vurup vurup bizim tavukları Çepikli İsa’ya toplatıyomuş. Gözdağı edecekler ya.
Topuklu Durmuş – (Başındaki fesi yere çarpar) Mıstafa Kemal hiç yalan demezmiş. Boş yere tevatür çıkmaz. Hem vallah, hem billah, hem tillah Mıstafa Kemal gelecek. Bu deyyuslarda analarının şeyini Şam’da görürler gayrı. Ben sağlam yerden duyduydum. Şinci herkesin içinde söyleyemem amma, sağlam yerden duydum okkadar. Yarından tezi yok ben de şapka geyecem hemi de. Yeter be! Yeter bu kepazelik! Türk müyük, gavır mıyık neyik lan biz? Derimizi yüzdüler be! Gider ayak Fransız canımızı alıcı be! Tabikine fakir fukaradan alıcı gene. Zenginleri ellemeyici. Vergi diye bizim yorganı döşeği haczedip Abdi Ağa’ya ucuz yollu satıcı… Vermeyek be! Karşı çıkak be! Sürecek mi bizi, sürsün be! Dövsün, kamçılasın!… Anteke’de çetecilik kurulmuş. Çete reyisi Hakkı Bey haber salmış, demişkine, kimse Fransıza vergi vermesin. Gazatada okumuşlar. Herkes vergisini çeteye versin diyesiymiş. Vallaha ben fransıza verene, çeteye verecim. Şapka da giyecim. Mıstafa Kemal şapka geysin herkesler demiş.
Kel Ali – Tövbe estafurullah emmi, şapka da neymiş? Gavır başlığı… Hem giyenleri Fransız jandarmalar öldüresiye dövüyormuş diyorlar.
Topuklu Durmuş – Niye? Niye dövüyolarmış len? Kendiler giyiyo ya…
Kel Ali – Niye mi?… Fransızlar gavır ya, bizim dinimiz zayıflamasını istemedikleri için. Antakya’da medreselere yardım bile yapıyorlarmış… Molla Hamza söyledi.
Topuklu Durmuş – Gaddar köpekler. Döve döve mi bizi müslüman yapacaklar bu haçı eğriler? Onlara ne hem bizim müslümanlığımızdan len?
Kel Ali – Sen çok kızgınsın emmi, ne dediğini bilmiyon. Hem Fransızlar bizi eziyor diye illa şapka mı giymek gerek? Dinden imandan çıkmaya ne gerek var? Seninki de kafa ha? Bunlar dünyalık şeyler, dünyalık sıkıntılar emmi. Şurda iki günlük ırahat için sen kalk şapka giy, Mıstafa Kemalci ol… Ayıp! Çok ayıp, hemi de günah!
Ali Yüce – Fransız tahsildarlar her gelişlerinde yanlarında bir ağa getirirlerdi. Makbuzları kesip kesip ağaya verirlerdi. Herkes vergisini ağaya verip makbuzunu ondan alırdı. Köylünün çoğu para bulamadığı için ağaya borçlanırdı. Borç ağanın defterine altın üzerinden yazılırdı. Altın yükseldikçe borç da yükselirdi. Nedense altının düştüğü hiç görülmezdi. Herşey ağanın elindeydi. Altın hiç düşmediğinden borç bir anda on, on beş katını çıkıverirdi. Borç daha fazla büyümeden herkes iki dönüm kıraç tarlasını, bir ağaç zeytinini, bir öküzünü ölü pahasına ağaya verip kurtulurdu.
Topuklu Durmuş – Hadi bu tahsildar Fransız tahsildarı, gavırın ekmeğini yiyen, gavırın kılıcını çalar helbet. Peki ya bu Abdi ağa da Fransız ağası mı kine bunca taş yüreklilik yapıyo? Allah eline düşürmesin. Bir borç, oluyo on borç.
Nuru – Allah gelir haklarından. Öte dünyada iki elimiz yakalarında.
Topuklu Durmuş – Ölme eşşeğim yaz gelsin, çayır çimen çok olur… Öte dünyaya kaldıysa bu iş, o-hoo…
Kel Ali – Tövbe de Durmuş emmi! Günah defterine günah yazılıyo şu an.
Topuklu Durmuş – Elin adamı benim derimi yüzsün, hastalığımda bile kıyıp kesemediğim tavuğumu yesin, altımdaki bir yamalı döşeğim var, onu çekip alsın, ben öte dünyayı bekleyeyim? Peki bi soru soruyum size. Hacı Abdi kaç kere hacca gidik gelik? Yılda şu kadar adamın yerine de vekaleten hacca gider üstelik. Bu adam niye alacağını öte dünyaya koymuyo? Hem de din kardeşlerini çıtırık bir zamanda kıstırıp fayizlan para veriyo? Verdiği parayı da yok altın yükseldi, yok paranın kıymatı kalmadı deyerekten, yüz katı alıyo. Hade verin bakalım bunun cevabını bana… He de Kel Ali, Kur’an’ da var mı ülen fayız yemek? Var mı kurban olam müslumanın müslumanı soyması?… Yok. Bu adam niye korkmuyo öte dünyadan?… Demek ki var bunda bir dolaşıklık…
( Sahne donması )
Ali Yüce – Tüylerimiz diken diken olmuştu. Zaten bu Topuklu Durmuş adam gibi adam olsaydı “bir evlek tarla için, bir avrat için adam vurup da hapis yatmazdı”.
Nuru – Kör ola şu züğürtlük be! Bizimki de yaşamak mı? Bazı kimseler diyolarmış kine Mıstafa Kemal gelirse diyolarmış, ızıcık ırahat ederik diyolarmış.
Topuklu Durmuş – Ne ızıcık be, ne ızıcık? Çok… çok. Öyle kine kurtlan kuzu bir arada yürür de… birbirlerini ellemezler be, öylesine çok… (Sır verir gibi) Ben gazatadan dinledim. Bekmezci Davut okudu. Eh, artık beni söylettiniz be. Gizli gizli isim yazıyorlar. Yanim elimize bir kağıt vereceklermişmiş. Onu bir sandığa atacakmışız. Fransız hökümetini mi istiyon yoksa Mıstafa Kemal’ı mı diye soracaklarmışmış. Sonra o kağıtları sayıp bakacaklarmış böyükler. Fransız çok çıkarsa Fransızlar burada kalıcıymış, yok Mıstafa Kemal çok çıkarsa hemencecik gelecekmiş Mıstafa Kemal. Ben adımı yazdırdım bile. Kırıldığı yerde kalsın be anasını… Neysem ne, ölüm ölüm, bir ölüm!
Sülü – Anaaam, şinci Fransız jendermesi barut yeyip göğe ateş püskürür gayrı. Boku yedik be!
Topuklu Durmuş – Yıllardır yediğimiz ne ki Sülü? (Es) Yarın bir şapka da ben takacam lan.
(Abdi Ağa, yanında Honta Ahmet’le girer)
Abdi Ağa – Gününüz… hay’rolsun ağalar.
Honta – Vergici Alexi sizi arıyordu Nuru, Sülü, Topuklu Durmuş… Yeyin için de Allaha dua edin kine südü temiz bir Abdi ağamız var.
Abdi Ağa – Honta! Ezme şinci şuncağız fukaraları.
Topuklu Durmuş – N’oldu ki? Gene mi bizi kurtardı yoksam?
Abdi Ağa – (Cepkeninin cebinden bir kaç makbuz çıkararak) Vergilerinizi ödedim, korkmayın gayrı.
Nuru – Allah birini bin etsin ağam. Borcumuz?
Honta – Siz bilmezmişiniz gibi bi’de soruyonuz yahu! Neyse ne işte, ödendi gitti. Siz ağaya borçlandınız. Tabikinen fayızıyla.
Topuklu Durmuş – Ben fayızlı borç ödemeycem.
(Es)
Honta – Dayak istiyon herhal Topuklu? Fransız jandarmalar aha bir taş atımı uzakta.
Topuklu Durmuş – Boyunları altında kalsın hepsinin, kan emici şeytanlar.
(Uzun es)
Abdi Ağa – Çüüüüş de Durmuş eşşeği, çüş! Ulan bu Fransızlar olmayaydı, kursağına bir lokma koyabilir miydin eşşeğin fırlattığı! Şimdi atıp tutuyon ya, Allah uzak etsin, biz bu Fransızları çok ararız daha çoook! Ne yapıyorlar lan bize bu Fransızlar? Zorla şapka mı giydiriyorlar? Dinimize mi karışıyorlar köpek? Erkeklerimizi askere mi alıyorlar yoksam? Özgürüz lan sığır, bütün işlerimizi özgürce şeriata göre yapmıyoz mu? Namazımıza, orucumuza mı karıştılar? (Es) Yarın Mıstafa Kemal gelince… mumla ararsınız Fransızı. O zaman herşey yasak olacak eşşeğin önde gideni. Çocukları hocalar okutmayacak, kelli din rezil rüsvay olacak. Namaz, oruç yasaklanacak. Ne din, ne iman, ne ırz, ne haya kalacak. Herkiş anadan doğma gezecek, avratlar çarşaftan- tövbe yarabbim.
Honta – Mıstafa Kemal Hatay’ı alınca herkes öte dünyayı unutup bu dünyaya tapacakmış. Oturup da derin derin düşünecek yerde, ağamıza domdom cevap veriyorlar bi’de.
Abdi Ağa – (Aniden) Fes sarık atılıp şapka giyilecekmiş. Giymeyenler idam edilecekmiş. Aman ha, aldanmayın! Cenabı Allah Mıstafa Kemal’i bizi sınamak için gönderiyo, bakalım hak yolunu mu seçiyoruz yoksa şeytanın arkasından mı gidiyoruz? Mıstafa Kemal’den sonra ye’cüc ile me’cüc gelecek ve İsrafil borusunu üfürüp kıyameti koparacak… Yanikine Mıstafa Kemal şeytanın elçisi, deccalin öncüsüdür, aman diyim size. (Sahne donması)
(Çeteciler girer)
- Çeteci – Mıstafa Kemal Fransızlara “pılınızı pırtınızı toplayın da çekin arabanızı Hatay’dan” demiş arkadaşlar.
- Çeteci – “Hatay’ı kurtarmadan ölürsem, gözlerim açık gider” de demiş.
- Çeteci – Zengin de fakir de bir olucumuş ha? Kimse kimseye öte get demeyceymiş. Hacı Abdi zaptettiği tarlaları köylüye hep geri verecimiş?
- Çeteci – Sahiden demiş mi len, “selam edin Hatay’lı gardaşlarıma, şapka geysinler, yoksa kurtarmam kendilerini” de demiş mi?
- Çeteci – Herkesin ağzında.
- Çeteci – Şapka geyenin avradı da boş olur mu ki?
(Sahne donması)
Abdi Ağa – Anteke’nin en derin hocaları buyurmuş ki; şapka geyen kafir olur, demişler. Avradı boş olur, demişler. Ektiği ekin bitmez, bitse de fış olur, dene tutmaz demişler.
Honta – Hemi de taa Mısır’dan fetva gelmiş. Halife’den. Diyomuşkine şapka geymek hökümet zorunnan olursa giyene günah yazılmaz. Günahı geydirene… Gazatada okumuşlar. Anteke’de birileri giymiş bile.
Abdi Ağa – Amma geyenlerle geymeyenler taşlı zopalı birbirine girmişler. Kan da gövdeyi götürmüş.
Sülü – Ya Rabbi, daha ne günner görücük! Fes ayaklarla çiğnenmiş demek?
Kel Ali – Her bi’şey olur da, gavır şapkası takılır mı yahu? Allahın gücüne gider bu.
Topuklu Durmuş – Düşman elinden kurtulak da ne geyersek geyelim yoho! İsterse it derisi geydirsinler. Esaretlik olmasın da ne olursa ossun. Türk deyince insanın içi bi hoş oluyo be.
(Herkes bir ağızdan kendi doğrularını savuna savuna çıkarlar)
Ali Yüce – Şapka giyileceği söylentisi yayılınca, yıllardır gavurun başına taktığı bu şey, gözümüze bir başka görünmeye başladı. İlkin “imanı zayıfların” taktığı bu şapka denen şeyi, birileri alıp bir başkasının başına koyarak herkesi güldürüyordu. Bu şakalar kimi zaman kavgalara neden oluyordu.
(Topuklu Durmuş, başında etiketi sökülmemiş şapkasıyla girer. Ardından diğerleri… Şamata. )
Sülü – Çok eyi, çok eyi de be koca Mıstafa Kemal Paşa, bizi kurtar emme bu şapka işi nedir be? Dinimizi ellemesen ne güzel olurdu yahu!
Nuru – Dünyanın sonu gelikmiş. Daha neler görücük bakalım? Müslüman olan da şapka mı giyer canım? Dünyanın çivisi kopacakmış. Yedi çivisi varmış dünyanın tamı tamına. Altı tanesi kopukmuş, kala kala bi’ tanesi kalmışmış. O da az bi’ şey kalmış kopmaya. Aha bu iplik kadar kalmışmış.
Honta – Anteke’nin en derin hocası, Hızır aleyhisselamı rüyasında görmüş. Ağlıyormuş mübarek. Demişkine, müslümanlara söyle şapka geymesinler, demiş. Hacı Abdi Ağa bir gazata getirmiş, onda yazıyormuş.
Topuklu Durmuş – (Elindeki Atatürk fotoğrafını öperek) Mıstafa Kemal gelsin de, isterse it derisi geydirsin be! Kendi bayrağımın altında keten çuvalı geyerim, gavır eli altında yaşamaktan daha eyidir. (Herkese) Yahu sizin hiç mi akıl yok başınızda? Şapka dediğiniz şey bi kumaş parçası. Eğer bu kumaş dininizi bozacaksa, ben sizin dininizin-
Herkes – Şşşşşt!
Topuklu Durmuş – Ben sizin dininizin… sağlamlığından kuşkulanırım be! Sizin dininiz çürük o zaman. Koskoca, sağlam bir dini, bu el kadar kumaş parçası mı bozacak? Hem kafanızdaki fes-sarık da kumaş değil mi?… Ben takarım arkadeş. Aha da böyle. (Şapkayı takar. Yine şamata başlar. Pantomim)
Ali Yüce – Tarlada, bahçede, sokakta, evde hep bu konuşuluyor, bu tartışılıyordu; şapka… Eski Türkçe yazılmış gazeteler geliyordu köye. Köyün tek okur yazarı Pekmezci Davut okuyor, başına toplanan kalabalık dinliyordu. Ben de okumaya çalışıyordum ama- gazete yazıları “üstünsüz ve esiresiz” olduğundan okuyamıyordum. Kur’anı okuyup da gazeteyi okuyamamak canımı sıkıyordu. Pekmezci Davut’a bir iki sorup, okumaya çabaladım.
Pekmezci Davut – Ne var Mılla Ali, tıpkı Kur’an gibi amma, üstün ve esresi yok, onu da kafandan koyacan işte.
(Molla Hamza girer)
Ali Yüce – Gazete okumak günah mıdır Molla Hamza?
Molla Hamza – (Tesbihini şaklatarak) Eğer eski Türkçe yazılıksa, günah sayılmaz, değildir. Latince yazılıksa, günahtır haa Mılla Ali… Yalnız, çok tikkat et ki, içinde tasvir yanim resim olannar var… Tasvire bakanın hem dini, hem imanı ve dahi hemi de nikahı gider, bilesin haa!
KISA KARARMA
(Karanlıktan aydınlığa giden bir boşluk)
Dışardaki Ses – Haoooo, dinleyin, eyice bi’ kulak verin ki, yarın kimse bi’ yere kımıldamayacak! Neden ki? Çünküm Türk hükümetinin bir adamı, böyük bir adamı köye geliciiimiş, nutuk vereceeemiş… Mıstafa Kemal yollamışmış… her kim ki dinnemez, kötek varmış… Haoooo!
(Kalabalık sahneye girer)
Muhtar – Ey millet, şindi beni eyi dinleyin de bir yannışnık yapmayın he mi? Şindi biraz sonna bir böyük adam gelici. Türk hökümeti tarafından gelici. Böyük bir adam, sakın korkmayın. O bizim kardaşımız. O size nutuk verici, ne derse eyi belleyin. Eğerkine size bi’ şey sorarsa “sağol beyim” deyin. Başka bi’ şey demeyin. Sonra yannış konuşursunuz da köyümüzün kredisi düşer. “Mıstafa Kemal’ı istiyonuz mu?” deyi sorarsa, “istiyok beyim” deyin. “Kemal Paşa çok yaşa” deyin. Aman başka söz kaçırmayın ağzınızdan haa! Ben size işaret edince de şaplak çalarsınız. “Yaşasın Hörriyet!” dersiniz he mi?
(Kaynaşma)
- Köylü – Hacı Abdi demiş ki, Mıstafa Kemal, urus tohumuymuş.
- Köylü – Fransızlar ölürük de buraları o urus Mıstafa Kemal’e vermeyik diyollarmış amma.
- Köylü – (Sır verir gibi) Bu gelen adam Türk deyilmiş diyollar. Fransız hökümeti köyleri sınıyomuş. Bakalım beni mi istiyolar, Mıstafa Kemal’ımı diyomuş.
- Köylü – Hacı Abdi demişkine, Mıstafa Kemal, güzel avratları, kızları toplayıp taratura oynatıyomuş, sona da…
- Köylü – Sen de paşa olaydın o-hooo…
- Köylü – Mıstafa Kemal gelsin, gelsin emme şu şapka geyme işi olmasaydı ya! Şapka geymeyenleri gavıra süreceemiş.
- Köylü – Niye ki?
- Köylü – Niye ki, şapkadan tabikim.
- Köylü – Fransızlar Anteke’de çok zulum yapmışlar amma. Bir Antekeliyi yere yatırıp, sabahtan akşama ağzına tuz koya koya öldürmüşler diyolar. Çete reisi Hakkı beyde hökümet konağını basıp ordakileri öldürmüş. Bütün Türk hapisleri selbest bırakmış reis.
- Köylü – Surmacık köyünde de çeteler Fransızları perperişan etmişler.
- Köylü – Amma Fransızlarda Anteke’yi topa tutmuşlar. Taş taş üstünde kalmamış.
- Köylü – Öyleymiş öyleymiş. Ama neden? Çünküm lise talebeleri Fransız bayrağını selamlamadı deyi mektepten atılmışlar. General Guro’yu Türk selamı ile selamlamışlar bi’de.
- Köylü – Dün Pekmezci Davut gazatadan okuyodu. Araplardan, Fransızlardan yana olanlar, yavaş yavaş Suriye’ye kaçıyolarmış.
(+vs… Birden Muhtar işaretini verir)
Herkes – Ya ya ya, şa şa şa
Kemal Paşa çok yaşa!
(İki temsilci ve Abdi Ağa’nın attan inmesi +efekt)
- Köylü – (Kulise doğru bakarak) Ulan bu Abdi Ağa değil mi? Ne işi var hökümet adamlarının yanında hemencik?
- Köylü – Bu Abdi soysuzu, şeytana babıcını ters geydirir Allahıma. Kafasındaki ne len onun? Hani ya şapka geymek günahtı? Hani şapka geyenin avradı boş oluyordu? Aboooov!
- Köylü – Bu adamın ipiylen kuyuya inilmez be!
Topuklu Durmuş – Adamları da kendi atlarına bindirik hemi de. Bu Türk hökümeti şindiden ağaların atına binerse, işimiz gene yaş bee!
- Köylü – Bize şapka geymeyin diyene bakındı hele! Bu adam iki dinli komşular. Hem camiye gider, hem kiliseye. Hem Türk, hem Fransız, besbelli…
(İki temsilci ve Abdi Ağa girerler. Abdi Ağa’nın başında onda çok tuhaf duran bir şapka vardır. Bütün gözler ondadır. Gülenler, birbirini dürtenler, şaşıranlar vs…)
- Temsilci – Sevgili kardeşlerim! Sizlere Türkiye’den büyük kurtarıcı Atatürk’ten selam getirdim. (Çılgınca alkış. Uğultu : Örnek; “Getiren götüren sağolsun!” ) Büyük Ata bana aynen şöyle söyledi. Hiç değiştirmeden söylüyorum. Bana “Hatay’lı kardeşlerime selam söyle, onları Fransızların elinde bırakırsam, ben de Atatürk değilim” dedi.
(Hacı Abdi’nin işaretiyle bir alkış seli; Ya ya ya/ Şa şa şa… )
- Temsilci – Artık çilemiz bitecektir. Buna inanmanızı isterim. Bana, dolaştığımız köylerde köylü kardeşlerimiz soruyorlar, diyorlar ki, “bizi niçin düşman elinde bıraktınız ve daha kaç yıl düşman elinde kalacağız?” Sevgili kardeşlerim, şu anda beni dinlemekte olan yaşlı amcalar, yaşlı nineler bilecekler ki, 1914’te başlayıp 1918’de biten Birinci Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti de savaş ortaklarıyla birlikte yenilmiş sayılarak Sevr Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmış ve bu anlaşma uyarınca da – (Müzik bindirmesi. +Sözsüz oyun. Az sonra) İşte, işte bütün bu saydığım nedenlerden ötürü Hatay, 20 Ekim 1921 tarihli Türk- Fransız anlaşmasına göre Türk sınırları dışında bırakılmıştı. Ama Hatay halkı, her türlü kötü koşullar altında üzerine düşen görevi alnının akıyla, namusuyla, şerefiyle yapmıştır.
(Alkış vs… )
- Temsilci – Arkadaşlar, emmiler, dedeler, bebeleri kucaklarında beni dinleyen kahraman Türk kadınları! Sen hiç bir zaman korkak çocuk, düşmana boyun büken çocuk doğurmadın. (Bir liste çıkarır cebinden) Şu gördüğünüz listede 262 tane Hatay’lı şehidin adı yazıyor. Bunlar bizim saptayabildiklerimiz sevgili kardeşler. Daha adı bilinmeyen nice şehitlerimiz, canını ve kanını bu topraklar için vermiş yiğitlerimiz vardır.
(Alkış vs… )
Şimdi gelelim sonuncu sorunun karşılığına. Hatay halkı öle öle çarpıştığı halde, yüzlerce şehit, binlerce gazi verdiği halde, neden Fransızları kesin olarak sürüp, bu topraklardan çıkaramamıştır?… Bunun karşılığını vermek gerçekten bir Türk için acı… Çok ayrıntılara inmeden kısaca söyleyeyim. Bunun nedeni Türk halkının Arapçı-Türkçü diye ikiye ayrılmasıdır. Fransızlar bunu yapmak için büyük çaba, büyük para harcamışlardır. Halkın dinine saygılıymış gibi gözüküp, onların din duygularını sömürmüşlerdir. Atatürk’ü din düşmanı olarak yaymışlardır. Antakya’da halkın gözünü açacak kitapların, gazetelerin halka ulaşmasını önlemişlerdir. Çocuklarınızı çağdaş okullardan uzaklaştırıp, onları medreselere sürüklemişlerdir. Niye? Sömürmek için… Bu da Hatay’ın kurtuluşunu ne yazık ki geciktirmiştir sevgili köylü kardeşlerim… (Alkış) Son olarak şunu söylemek istiyorum sayın Hisarcıklılar! Şimdi artık silahlı direnme dönemi geçmiştir. Yakında bir soruşturma olacak, bir çeşit seçim. Size muhtar anlatır onu. Sandık başına gittiğiniz zaman oyunuzu nasıl kullanacağınızı iyi bilmelisiniz. Biz muhtara onu öğrettik. Sakın ola ki, oylarınızı Fransızlara vermeniz için sizi kandırmaya çalışan kötü kişilere kanmayın! Onlar üç kuruşluk çıkarları için en kutsal varlıklarını, yurtlarını, hürriyetlerini satan kişilerdir… (Uğultu / Alkış vs… ) Fransızlar gidince bu çirkin sömürü saltanatlarının yıkılacağını bildiklerinden telaşlanıyorlar… Çünkü bundan sonra, Fransızın haczettiği, topal keçinizi, yorganınızı, şuyunuzu buyunuzu ucuz ucuz alıp, ateş pahasına size geri satamayacaklardır. Elinizdeki iki dönüm kıraç tarlanızı elinizden çeşitli oyunlarla alamayacaklardır. Tefeciliğe, faizciliğe, soygunculuğa son! Çobanla, cumhur reisi bir tutulacak, insan gibi yaşayacaksınız. (Alkış ve coşum) Büyük Atatürk size önce dış düşmanın esaretinden kurtaracak, sonra da içerde ki bu pisliklerden temizleyecektir.
(Yer gök alkıştan çınlar)
- Temsilci – Oylarınızı korkmadan milli onurunuz doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyiniz. Çünkü arkanızda Türkiye Cumhuriyeti vaarrr!
(Çın çın alkış) – (1. Temsilci oturur)
- Temsilci – (Kalabalığı susturur) Şimdi gelelim şu şapka giyme konusuna… (Memnuniyetsizlik) Arkadaşlar, din dediğiniz şuncağız bir kumaş parçası mıdır? (Es) Eğer din bu kumaş parçasında olsaydı, (Şapkasını çıkarıp gösterir) ben de giymezdim öyle değil mi? Ya Hacı beye ne demeli? O köyünüzden biri. Hepiniz onu tanıyorsunuz, şimdi Abdi bey, sayın Hacı bey şapka taktı da dinsiz mi oldu? (Coşum) Avradı boş mu oldu? Gavur mu oldu?
(Sesler; Estafurulla! / O ne zaman müslüman oldu ki / Ah keşke! Vs… + Alkış)
- Temsilci – Çok sayın Hacı Abdi bey sizlere iyi bir örnektir. Şimdi onun yanısıra ve hepimizin huzurunda Muhtar Çavuş da şapka giyecektir.
(Uğultu. Tam bir curcuna. Gülenler, saklananlar, sıvışmaya çalışanlar, itişip kakışanlar vs… Müzik eşliğinde herkese şapka dağıtma pantomimi. Kel Ali hayret ve korkuyla olanı biteni izlemektedir)
Pekmezci Davut – (Kel Ali’ye yaklaşır) Ee Mılla Ali, artık seni de yeni açılacak okula alırlar. Sen yeni Türkçeyi bir görmeynen kapıverirsin. Öyle eski yazı gibi beş altı yılda değil, beş on günde okuyup yazmaya başlarsın.
Kel Ali – Ben getmem o şeytan okuluna Pekmezci Davut. Ben Latince öğrenip günaha filan giremem. Benim zehir gibi eski Türkçe yazım var. Molla Hamza’dan her bi’ şeyleri öğrendim ben. Muska yazmayı, şeytan kovmayı, kurdağzı bağlamayı, ölü yıkamayı, mevlit okumayı, her bi’ şeyi.
Pekmezci Davut – Senin isteğine mi koyarlar be Mılla Ali? Yeni okula, hayde bakalım herkes, her çocuk gidecekmiş, gazatada yazıyodu. Hele Fransızlar buralardan topyekun bi’ çekilsin, aynı Fransızlar gibi eski yazı da çekilecekmiş. Eski yazı, muska, üfürük, hepsi yasak olacak oğlum.
Kel Ali – (Korkmuş) Sahi mi diyon be?
Pekmezci Davut – Bak ben sana bi’ soru soruyum. Sen her çeşit hastalıkları muskaynan iyi edebileceğini söylüyon he mi?
Kel Ali – He! Benim bilmediğim muska yoktur.
Pekmezci Davut – Peki o zaman, niçin başında kuş yuvası gibi duran şu keline de bir muska yazıp, iyi etmiyosun kendini?
(Şok anı)
Pekmezci Davut – Anan muska yazdırmadık derin hoca bırakmadı be! Üfürükse herkes üfürdü keline, n’ooldu? Yok! Ama yarın bir doktor gelecek köye, bir melhem şak saç fışkıracak kelinden.
Kel Ali – Allah yazdıysa bozsun. Ben doktora moktora gitmem. Allah verdiği derdi geri almasını da bilir. Vaktı saati var.
Pekmezci Davut – Bi’ soru daha sana. Abdi Ağa’nın dört çocuğundan hangisi hocada okuyo?
Kel Ali – (Şaşkın) Bilmiyom. Onlar şehirde, Anteke’de diye biliyom ben.
Pekmezci Davut – Doğru. Hepisi de şehirde. Peki Hacı Abdi müslüman değil mi?… Niye çocukları eski okulda okumuyor? Niye Molla Hamza’nın yanında değil de şehirde? … Muska yazmakla, ölü yıkamakla karın doymaz oğlum, kendine gel. Yarın yaşın ilerler, hepten karanlıkta kalırsın. Çık şu yapışkan karanlıktan. Fırsatın var iken okumaya bak… Keşke ben çocuk olsam da okuyabilsem… Sonra yeni okullarda falakada yokmuş. Okumak değil bayram yapmak sankim! Ben gördüm, Antakya’da gördüm. Sen de bi’ gör, ağzın açık kalır… Neyse yarın bi’ gel de sana yeni harfleri göstereyim. Nasıl olsa öğreneceksin, bari şimdiden öğren.
(+Renk. Hepsinde rüyaya uygun davranışlar)
Sesler; – Yarın bir imam olacaksın, bekle ki biri ölsün de, o ölüyü sana yıkatsınlar da eline bir iki lira-
– Baban duymasın! Gözü kör ola o Pekmezci Davut’un, senin zehnini karıştırmış he mi? O itin n’olduğu belli değil.Pis gomunüst.
– Dünyanın çivisi kopucu be! Git, git yeni okula da Fransız tahsildarı Alexi gibi al etek dolusu aylık, ölün de yesin dirin de –
– Cenaballah bir ayeti celilesinde şöyle buyurmuştur. Her kim olur olmaz gülerse, her kim kuşkuya düşerse, cehennemde onu ateşle terbiye edeceğiz. O ki –
– Sakalı dökülsün yeni yazıyı çıkaranın –
– Kulüvaşrabu henien bime küntum –
– Şeytanın iğvasına kapılma sakın.
– Sen muskayla hastalıkları iyi edebilseydin, önce kendi başındaki kelini iyi ederdin –
– Eyyuhel kafirun vela tu’ kıdune –
– Ben sizin rızkınızı ana rahminde veririm.
– Bu şapkayla, donunun kumaşı aynı. Donunun kumaşı aynı –
– Doktor bir melhem sürdü mü, tamam –
– Abdi Ağa’nın çocukları neden Molla Hamza’da değil de, şehirde? –
– Şapka giyen kafirdir. Kafiiiir! (Vs…)
(Aniden herkes durur)
Ali Yüce – İki dünya arasında sıkışıp kalmıştım. Bir yanda cennetli, cehennemli, hurili, melekli bir dünya;öte yanda Fransız tahsildarı Alexili, Hacı Abdi’li, Molla Hamza’lı, cinli, şeytanlı, dayaklı, muskalı bir dünya… Yaşıtlarımı başlarında ay-yıldızlı şapkalarla görünce içim cız ediyor, arkasından öte dünyada çekeceğim cezalardan korkup titriyordum. Molla Hamza’dan korkuyordum. Babamdan korkuyordum. Allah’tan korkuyordum. Herkesten, benim zihnimi karıştıracak herkesten korkuyordum… Çok utanıyorum ama (Es) ama keşke bi,’ şapkam olsa da… kimseye göstermeden giysem! Sen affet Allahım, çok istiyorum bunu.
(Herkes çıkar)
KISA KARARMA
Molla Hamza – (Hacı Abdi’ye) Essah mı be Hacı, seni şapka geymiş diyolar? Doğru mu bu? Üstelik şapka satıp, para bilem kazanıyomuşun? Ben bunu duyunca ağım ağım ağladım, amma düşman lafıdır deyip pek de inanmadım. Benim bildiğim Hacı Abdi müslüman adamdır. Şapkayı satan da, geyen de, geydiren de, şapkalıya selam veren, selamı alan da kafir de kafir, avradıyla zina, kızıyla fuhuş yapmış olur deyen sen değil miydin Hacı ağa?
Hacı Abdi – Evet ki doğru, evet ki essah. Şapka geydiğim de doğru, koyup sattığım da. Doğru amma, ammanın amması var. Ne gibi dersen, durum vaziyetler pek karışık Molla Hamza. Ben bu şeyi başıma keyfimden geymedim. İt göğnü ile bok yemez derler, işte ben de öyle. Çok sağlam yerden duydum. Mıstafa Kemal buraları Fransızlardan alıkmış. Yarın bu adam, bu kafir oğlu kafir buraya hükmetti mi, herkeşlere şapka geyderecekmiş. Geymeyenlerin kafasını kesecekmiş diye duydum. Anteke’de bir iki derin hocaya sordum danıştım, biz geyiyok dediler. Başımız geyiyo, amma kalbimiz geymiyo dediler.
Molla Hamza – Allahım, sen affet yarabbim!
Hacı Abdi – Amin olmasına amin de Molla, öteye gün oturuyom. Kasabadan bir heyet gelmiş, tap, karşımdalar. Hacı Abdi? He, benim buyrun? Sen bu bölgede sözü dinlenen, sevilen biriymişsin, öyle duyduk? Heye sevilirim dedim. Hadi bakalım o zaman düş önümüze, berabar köyleri dolaşacağık. Şapka kampanyası yapacağık… La havle vela kuvveta! Olmaz ulan!… Yürü! Olmaz! Yürü len!… Baktım hükümetin adamları, pabuç pahalı, yürüdüm… Durum bundan ibaret hocam. Emme öyle gözünü devirip bakma bana. Sen bakacaaasan içime bak, kan ağlayan yüreğime. N’idek? Geldi başa, çekecez.
Molla Hamza – (Nefretle) Kellemi de kesse, kazığın ucuna da oturtsa geymem o şeyi. Samanlığa saklanırım çıkmam ölene kadar, gene geymem. Şunun şurasında üç günlük ömür, bir yalancı dünya için öte dünyamı, essahçı dünyamı harap edemem. Mıstafa Kemal değil, Nemrut gelse… geymem de geyymem.
Ali Yüce – (Girer) Ben giyecektim ama… kararlıydım. Ömrümün ilk günahını işleyecektim. Bir yanım “şeytanın atına binme” derken, bir yanım “içini dinle” diye çekeliyordu. Çingene Halil’e gizlice yaptırdığım tenekeden ay yıldızı, dardağan dallarıyla eğip büktüğüm, üstüne üç kere şeytan duası okuduğum şapkamın siperinin tam üstüne oturttum. Siper yerini, bayramdan kalan sert bisküi kutusunun kenarıyla yapıştırdım… Şahane oldu şapkam. Aynı Hacı Abdi’nin oğullarınınkiler gibi… Gün geçtikçe daha da yoldan çıkıyordum. Her fırsatta Pekmezci Davut’a uğrayıp, yeni alfabeyi öğreniyordum ondan. Şapkamı da ahırda, samanlıkta, Kuyulu’nun ıssız yollarında takıyordum sadece. İlla biri şapkamı görsün istiyordum. Kağıttan şapkamı. … Görmüş birileri. Bi’gün Molla Hamza’nın durduk yere beni falakaya çekmesinden anladım bunu. “Şeytan iğvasına kapıldın demek iblisin soyu? Hak yolunu tepip, Mıstafa Kemal’in yolunu tutuyon he mi?” … Çok feci dayak yedim Molla’dan. Hem de ne diye? Kağıttan şapka taktım diye. Neler duymadım ki Molla Hamza’dan, ne küfürler!… Demek dedim, çocuk kafamla demek… bu şapka denen şey çok önemli bi’ şey.
Molla Hamza – Kesseler geymem… Bunların anaları soğan, babaları sarmısak be! Gedin, zehrinizi başka yere kusun gavır oğlu gavırlar! Sizin gibilerin karnı ekmeğe doysa, hemen göğü taşlarsınız n’olacağıdı ki? Allah size kel vere de tırnak vermeye inşallah! Sümsükler!
(Hırsla çıkar. Hacı Abdi de ardından-)
Ali Yüce – Çok geçmez, Hatay Türkiye’ye bağlanır.
(Bir marş eşliğinde mutluluk pantomimi… Balonlar, konfetiler, bayraklar, davul-zurna vs…)
Yenilikler, değişiklikler birbirini izler. Artık köy düğünlerinde çekilen Fransız bayrağı yerine ay-yıldızlı Türk bayrağı çekilir direklere. Sonra gece okulları, millet mektepleri, okuma yazma seferberliği yeniden. Hem de bu okullara gitmek zorunludur… Babama zor gelmiş olacak ki bu iş, kendi yerine beni yolladı akıllı… Karanlığım





