BİR KEN LOACH FİLMİ: KES (KERKENEZ)
Ken Loach’un 1970 yılı yapımı bir film “Kes”. Türkçe’ye “Kerkenez” ismiyle çevrilen film sosyalist kimliğini hiç sakınmayan usta yönetmenin en güzel filmlerinden biri.
İmdb puanı 7,6 olan filmin bu sitedeki tanıtım sayfasında:
( http://www.imdb.com/title/tt0064541/ )
“They beat him. They deprived him. They ridiculed him. They broke his heart. But they could not break his spirit. ” yazıyor.
Yani,
“Onu dövdüler. Mahrum bıraktılar. Alay ettiler. Kalbini kırdılar fakat ruhunu kıramadılar. ”
Bu kuşun egitimi için hemen hiçbir olanağı yoktur ama ikinci el ürün satan bir dükkândan çalmak zorunda kaldığı bir kitap sayesinde onu eğitmeyi başarır. Boş kalan tüm zamanlarını onunla geçirir.
Bir gün abisinin bahis oynamak için kendisine verdiği parayı harcar. Ne var ki oynamadığı bahis abisini önemli bir kazançtan mahrum bırakacak, o da intikamını çok acı alacaktır.
Ağabeyi Bill’in biricik varlığı olan Kes’i öldürmüştür.
Bir yorum:
Bu film bittikten sonra insanın içinde bir boşluk kalıyor ama öyle gürültülü, dramatik bir boşluk değil; daha çok sessiz, ağır ve geçmeyen bir şey. Billy’nin hayatı baştan sona bakıldığında aslında ‘önemsiz’ gibi görülebilecek bir çocuğun hikâyesi ama Ken Loach onu öyle bir yerden anlatıyor ki, dünyanın en önemli meselesine dönüşüyor.
Filmin en çarpıcı tarafı, kimsenin Billy’ye gerçekten bakmıyor oluşu. Okulda öğretmenler onu zaten kayıp ilan etmiş gibi, evde abisi sert ve umursamaz, annesi yorgun ve uzak. Billy’nin varlığı neredeyse fark edilmiyor. Ve tam bu noktada kerkenez devreye giriyor. O kuş, Billy’nin ilk kez bir şey üzerinde söz sahibi olduğu, bir şeyle gerçek bir bağ kurduğu alan oluyor. Kuşu eğittiği sahnelerde Billy’nin yüzündeki ifade tamamen değişiyor; ilk defa kendine güvenen, bir şey başaran, hatta bir şey öğreten biri haline geliyor.
Ama film burada seyirciyi rahatlatmıyor. Tam tersine, o küçük umut alanını büyütüp bir kurtuluş hikâyesine dönüştürmek yerine, sistemin ne kadar güçlü ve acımasız olduğunu gösteriyor. Billy’nin hayatındaki o dar çember hiç kırılmıyor. Kerkenez uçtukça içimiz açılıyor ama Billy’nin dünyası yerinde sayıyor. Hatta belki de o uçuşlar, onun sıkışmışlığını daha da görünür kılıyor.
Ken Loach’un en büyük başarısı burada: hiçbir şeyi abartmadan, ajitasyona kaçmadan, hayatın kendisi gibi anlatıyor. Ne müzikle zorla duygulandırıyor, ne de büyük dramatik kırılmalarla seyirciyi yönlendiriyor. Her şey o kadar sade ki, etkisi de o kadar derin oluyor. Sınıf meselesi filmde bağırmıyor ama her sahnede hissediliyor; Billy’nin kaderinin neredeyse doğduğu anda yazılmış olması insanı rahatsız ediyor.
Finale doğru yaşananlar ise gerçekten sarsıcı ama yine Loach’un tarzıyla, sakin bir yıkım gibi geliyor. Büyük bir patlama yok; küçük bir şey oluyor ve o küçük şey her şeyi bitiriyor. Film bittiğinde insanın aklında şu düşünce kalıyor: Bu hikâye sadece Billy’nin değil, görünmeyen, duyulmayan, fark edilmeyen binlerce çocuğun hikâyesi.
Ve en acı tarafı şu: Billy’nin tek özgürlük ihtimali bir kuştu. O da elinden alındığında geriye hiçbir şey kalmıyor.”






