Memlekette Umut Var
BİR YANLIŞ, BİR MAHKEME, BİR MEKTUP
VE UMUT ZEKÂSININ BAŞARISI
Gitmişti makama arz-ı hâl için,
“Bey” dedi, yutkundu, eğdi başını.
Bir azar yedi ki oldu o biçim…
“Şey” dedi, yutkundu, eğdi başını.
İsyanlı Sükût, A. Karakoç
Her umut hikâyesi, bazen bir yanlış anlamayla ya da bir kırılmayla başlar. Umut, yanlışları yadsımaz; onları dönüştürmeyi bilir. Fakat ben, her şeye rağmen yine de diyorum ki: Bu topraklarda, bu memlekette hâlâ umut var. Yeter ki biz onları arayıp bulalım; bulunca da sahip çıkalım.
Bu vatan bizim, bu umut bizim, bu insanlar bizim. Her ne kadar farklı duygu ve düşüncelerimiz, hayata, vatana ve geleceğe dair farklı çözüm önerilerimiz olsa da birbirimizden vazgeçmeyelim. Çünkü duygu, düşünce ve davranış bağlamında çok boyutluluğu, çok yönlülüğü ve evrendeki tüm alternatifleri temsil eden umut zekâsı bunu gerektirir.
Musa Eroğlu’nun besteleyip seslendirdiği “Mihriban” türküsünün şairi Abdurrahim Karakoç ile “Zalımın zulmü varsa mazlumun Allah’ı var”, “İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım”, “Nem Kaldı” gibi onlarca unutulmaz türkünün ozanı Âşık Mahzuni Şerif’in hikâyesinde de bu umut, küçük bir yanlış anlamanın ardından yeşermişti.
Oysa onlar birbirlerini çok iyi tanıyorlardı. Karakoç bir televizyon programında şöyle anlatır:
“Mahzuni beni bilir, ben onu bilirim. Yaşça benden küçüktü. Ben Elbistan’da çıkan bir gazetede kültür-sanat sayfasını yapardım. Şiirlerini getirirdi, ‘Hocam nasıl olmuş?’ derdi. Ben de ‘Şurası eksik, şunu şöyle et’ derdim. Onun adına gazetede yayınlardık. O zamandan beri dostluğunu, saygısını hiç eksik etmedi benden; ben de ondan.”
İşte bu dostluk, yıllar sonra yanlış anlamaların gölgesinde bile sarsılmadı. Çünkü gerçek dostluk —tıpkı umut gibi— kırıldığında bile yeniden onarılmayı bilir.
Seksenli yılların ortalarında, bir akademisyen Mahzuni Şerif’in bütün şiirlerini kitaplaştırırken büyük bir hata yaptı: Kitaba, Abdurrahim Karakoç’a ait dört-beş şiir “Âşık Mahzuni Şerif” imzasıyla konulmuştu. Oysa bu şiirlerin sözleri Karakoç’a aitti.
Durumu fark eden Karakoç’un dostları ve avukatı hem yayınevine hem Mahzuni’ye noter protestosu gönderdi. Bir kırgınlık, hatta dava süreci başlayacak gibiydi. Ancak iki hafta sonra Mahzuni Şerif’ten bir mektup geldi. Mektubun ilk satırları bütün öfkeyi susturacak kadar içtendi:
“Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır. Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, bense yanında küçük bir tepe… O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir İsyanlı Sükût etmez. Boşver mahkemeyi, hâkimi; cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir.”
Mektubun içinde, kırgınlığı onarıcı bir dostluk eylemine dönüştüren muhteşem bir şiir vardı:
“Elbistan yiğidi Karakoç Baba
Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?
Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?
Sülalem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?
Az değildir Karakoç’tan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?
Umut Zekâsı ve Onarıcı Bir Yayın Anı
Yıllar sonra, bu kırgınlığın yerini sevgiye bıraktığı unutulmaz bir ana tanıklık ettik. Değerli halk müziği sanatçısı Bayram Bilge Tokel’in televizyon programında Abdurrahim Karakoç konuktu. Program sürerken Âşık Mahzuni Şerif telefonla canlı yayına bağlandı. Sesi hem duygulu hem içtendi. O an şu şiiri okudu:
“Güzel Elbistan’ın eski aslanı
Yıllar böyle geldi geçti Karakoç,
Bunca bedbin günahkârın içinde
Felek gardaş beni seçti Karakoç.
Siz bir bağda en kızarmış üzümken
Ben koruktum, bütün bağlar bizimken,
Türkmen’in güzeli iki gözümken
Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç.
Bilirsin ki yok gönlümün dönesi,
Kekik kokar Ketizmen’in sinesi,
Tarih bin dokuz yüz elli senesi
Deli gönlüm sevda içti Karakoç.
Sana ne söylerim, bilmem ne derim,
Benim gibi doğdu gitti pederim,
Der Mahzuni ellerinden öperim,
Çünkü sana varmak güçtü Karakoç.”
Şiir bitince Mahzuni’nin sesi titredi ve o yoğun duygusal anında şunları söyledi:
“Efendim, sevgili Karakoç Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de 20. yüzyıla sunduğu Hakk’ın son lütuflarından biridir. O yüce dostun hem çağdaşı hem meslektaşı hem hemşehrisi olmak, şu elli yıllık ızdıraplı hayatımda hep gururum olmuştur. Edebiyatımızın ve Elbistan’ımızın unutulmaz devini burada kucaklayıp saygılar sunmak istiyorum.”
Stüdyoda duygulu bir sessizlik oldu. Abdurrahim Karakoç, mahcup bir tebessümle şu karşılığı verdi:
“Saygı bize ait, teşekkür ediyorum. Bizi ihya ettin bugün, gözlerinden öperim.”
O an, iki gönül arasında bir onarıcı umut köprüsü kuruldu. Karakoç’un vakarı, Mahzuni’nin tevazusuyla birleşti; geçmişteki yanlış anlamalar bir dostluk duasına dönüştü.
Bu sahne, umut zekâsının canlı bir örneğiydi: kırgınlığın şiire, şiirin sevgiye dönüşmesi.
Umut Zekâsı ve Tepkiyi Erteleme Bilgeliği
Şükrü Karaca’nın sert çıkışı, Karakoç’un sessiz kalışı, Mahzuni’nin özür dolu mektubu ve sonrasındaki bu dostluk anı…
Bu zincirde en kıymetli halka, Mahzuni’nin insanı onaran ve onure eden şu özel cümlesidir:
“Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, ben yanında küçük bir tepe…”
Umut zekâsı, haklılık yarışına değil; anlam derinliğine yönelir. Tepkisini bir şiire dönüştürmek, Mahzuni’nin umut zekâsının en parlak yansımasıdır. O, öfkesine değil, insanlığa başvurmuştur. İşte tam da burada, umudun ilk algoritması işlemeye başlamıştır.
Umut Zekâsı ve Hatanın İçinden Anlam Üretmek
Umut zekâsı, hatayı bastırmaz; onu dönüştürür. Mahzuni Şerif, bir yayın hatasından insanlık dersi çıkararak özrünü bir şiire dönüştürmüştür. Bu, umut zekâsının özündeki onarıcı ve onure edici düşünme becerisidir: yanlışı fırsata, krizi ilhama çevirmek, tıpkı yağmurun çamuru değil, çiçeği beslemesi gibi. O mektup ve şiir, edebiyatın sınırlarını aşarak insan onuruna dokunmuştur.
Umut Zekâsı ve Kırgınlığı Ürüne Dönüştürmek
“Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık” diyen Karakoç’un sözü, umut zekâsının son halkasıdır.
Çünkü sonunda her iki ozan da şunu fark etmiştir: kırgınlıklar, bir şiirin doğum sancısı olabilir. Ve bazen bir noter protestosu, ilhamın kaderini başlatır.
Bir yanlış, bir mektuba; bir mektup, bir şiire; bir şiir, iki yüreğe yeniden umut taşır. “Karakoç Baba’ya” şiiri yalnızca bir özür değil, insan olmanın onarıcı zekâsının da nişanesidir.
Belki de bu yüzden bütün kırgınlıkların sonunda bir türkü, bir şiir ya da bir dua gizlidir:
“Mahzuni Şerif’im dindir acını,
Bazı acılardan al ilacını…”
İnsan, umutla onarılır. Umut zekâsı, insanın en derin iyiliğini hatırlatır.
Teşekkürler Karakoç Baba, teşekkürler Mahzuni Baba… Bize yeniden insan olmanın onarıcı zekâsının umut olduğunu yaşayarak öğrettiğiniz için…
Her şeye rağmen ben yine de diyorum ki: bu topraklarda, bu memlekette hâlâ umut var.
Yeter ki biz onları arayıp bulalım. Bulunca da sahip çıkalım. Çünkü bu vatan bizim, bu umut bizim, bu insanlar bizim.
Vazgeçmeyelim birbirimizden…