Hatice Eğilmez Kaya

[ad id=’11694′]

Bir Kazak ve Dilsiz Hüznü

Bir Kazak ve Dilsiz Hüznü     Sanki kasabanın en işlek yerindeki parkta -çünkü bence burası da bir kasaba- uzun boylu, yaşlı bir adam oturuyordu. Belki de bana öyle geldi. Yoksa dün mü görmüştüm onu yahut daha önceki gün. Kafasında şapkası yoktu, bundan eminim. Onun için bir şapka modeli hayal etmek zorunda değilim bu yüzden.…

Agop’un Kazı

Agop’un Kazı Çok eski zamanlarda, tarih kitapları henüz yazılmadan da önce… Elbette bizim güzel ülkemizden fersah fersah uzaklarda, Agop adında bir adamcağız yaşardı. Adamcağız dediğime bakmayın, Çok zengin biriydi Agop. Hanları, hamamları, yatları, katları olan türden bir zengindi üstelik. Düşünün ki hem zengin hem de açgözlü… İşte bu bizim Agop’un -nerden bizimse- kendisi gibi açgözlü…

iki ayrı tutsak

iki ayrı tutsak   kederimden ödünç al nakkaş biraz da neşemden avuç içindeki laleyi turuncuya çal sonra bırak bulansın bütün bahçelerimiz hüzne baştan ayağa   evvel zamanlardan birinde nakkaşın sehpasında okkası oynardı yerinden şairin kalbi titrerdi uzak sahillere nazır fildişi kuleleri arşınlayan iki ayrı tutsak   asma bahçelerinde kanatları kağıttan tuti kuşları. kimi zaman gizlenir…

Yolculuk Telaşı

Yolculuk Telaşı “ay ışığı suda durmaz / insanoğlu dünyada …” Ay ışığı su gibidir İnsanoğlu dünya Sarışın bir gölgedir keder İkindi vakti gönle düşer Tahammül güçsüz kalmıştır artık Gün batımını seyirden Ay ışığı suyu sevdi İnsanoğlu dünyayı Kalbimde hatalara kör bir âşık Kişi derdinden büyüktür Aşkından küçük Acizim kolum, kanadım kırık Ay ışığı suya doymaz…

eyyamı bahar için

eyyamı bahar için bulutsa eğer şu gökyüzündeki gerçekten yanıltmıyorsa beni gözlerimde titreyen aksi ben de bir kadın olmalıyım belki de kabristan yakınlarında şoseye fırlayan belirsiz bir görüntü varlığı yokluğu tartışılır   kuytu kalmalı mesela saksıda kimliği masal ülkelerinin kütüğünde kayıtlı bir ortanca alına al pembesine pembe desek de biz o bilmeli kendi sıfatını yalnızca   ay…

hüsn, aşk ve rint

hüsn, aşk ve rint   hüsn çiçekleri severdi belki de nazdar ve narin adımlarla gül bahçesine uğrardı zaman zaman   gelişiyle hüsnün çimende yapraklar titrerlerdi yerlerinde semadan bembeyaz bir bulut geçerdi vakit ikindi olurdu aniden   aşk zaten meyilliydi güzele su gibi duru seyyareler kadar serin akardı yumuşak toprağın üzerinde   billurdan dokunuşlar sahile vuran…

buhurdan ayna

buhurdan ayna   akşam güneşinin zemine değen aksi paslı makasıyla keser etekleri tülden düşsel bir entariyi asılır kalır özürler kurumuş ağaç dallarına titrek parmaklarıyla göğe tutunur yabancımız tüm kederler   susmalara yetişemem her susku masmavi kanatlı hızlı bir tren karabasanların mıydı acaba seni muhacirliğimden devşiren   eskidim halsizim anlayışsızım üstelik kapılarımı kapatsam keşke uğuldayan rüzgara…

tülden ince

tülden ince   kim ne derse desin koyu kahve gözleri var bu şehrin kaldırımlarında gramafon öksüzü sesler ılıman bir rüzgardan arta kalır gümüş tepsiye konup göçen gecesi düştü düşecek dalından nefti şarkılara ayın on dördü işit ey halden bilmez akış tülden ince parmaklar toz duman alacası   bir el kapısı açıldı ilkin bir dost meclisi…

nefesin dağılır

nefesin dağılır   serçeler konar dallara, serçeler havalanır. telgraf direklerinden, silinip gitmiştir oysa eski nameler. yorgun düşmüştür çoktan, boşluğu tıkırdatması, uzun ve ince parmakların!   hallacın iğnesi, nakkaşın hokkası , unutulmuş sözcükler…   üstelik bin yıl geçse de üzerinden matem hep vardır…   her hüzün alaturkadır biraz. yitik bir şehrin tarçın, buhur ve dün kokan…

serencamı bir ömrün

serencamı bir ömrün eylülde yağmur ince keskin yağdığında pasaporttan günün ölümünü seyeredebilirdik birlikte belki de akşamlar tüterdi alaca karanlık ve hüzünle has bahçede açan gülden ziyade   bir cami avlusunda şadırvan ufka kanar güvercin tüylerinden süzülür ağır aksak ritimler yere yaslı kadınlar kadar narin yitik masallar gibi derin anlatırsın bana usulca serencamını ömrün    …