Cüneyne Dergisi, MOJTABA NAHANİ İLE SÖYLEŞİ/ Nurdan Öztürk
Çok yönlü üretimiyle hem İran Edebiyatının hem de akademinin dikkat çeken isimlerinden 1983 doğumlu Mojtaba Nahani Tebriz Üniversitesi İngilizce Çevirmenlik Bölümünü bitirmiştir. Siyaset Bilimi üzerine doktorasını yapmış ve uzun yıllardır çevirmenlik yapmaktadır. İran ve Türkiye’de yayınlanan pek çok şiir ve çevirileri bulanmaktadır.
Ghoroob (Günbatımı) ve Honar ve Jameee(Sanat ve Toplum) dergilerinin dünya şiir bölümü editörüdür. Türk şairlerine dergilerinde yer vermesi ve bu hareketin öncülüğünü yapması bizim için büyük bir değerdir.
İran’da Türk şiirini tanıtan ve onca zorluğa rağmen yılmadan dergilerini gündemde tutan bir şair olarak ona büyük bir teşekkür borçluyuz.
Toprağındaki koku ve tadı taşıyan şiirleri alacakaranlıkta saçlarımıza takılır. Şiirin ve kelimelerin gücüne inanan bir yazara sorular hazırlamak ta bir o kadar zordur. Farsça ve Türkçenin harmanlandığı bir alanda, çevirmenliğin bir sanata dönüştüğü aşikardır. İşine aşık bir çevirmene pencerelerinizi açın, bırakın rüzgârı dolsun ruhunuza.
• Akademik çalışmalarınız ve edebi üretimleriniz arasında derin bir ilişki var. Birbirlerini besliyorlar. Bugün edebiyat araştırmalarında hangi konuların daha çok üzerinde durulması gerektiğini düşünürsünüz?
Akademik disiplin ile edebi yaratıcılık arasındaki etkileşim, benim hem kişisel yolculuğumun hem de edebiyatın geleceğine dair düşüncelerimin temelini oluşturur. Bir çevirmen ve şair olarak dilin sınırlarında dolaşmak, bana edebi metinlerin yalnızca estetik nesneler değil, aynı zamanda canlı kültürel ve politik diyalogların taşıyıcıları olduğunu her zaman gösterdi. Bu nedenle, günümüz edebiyat araştırmalarının en acil görevi, “karşılaştırmalı” ve “çeviri” odaklı çalışmaları merkeze almaktır. Artık edebiyatı tek bir dilin veya ulusun sınırları içinde düşünemeyiz. Özellikle Türkçe ve Farsça gibi, tarihsel olarak derin bir ortak hafızayı paylaşan, ancak modern dönemde siyasi sınırlarla ayrılmış edebiyatlar arasındaki etkileşimler, eleştirel bir ilgiyi hak ediyor. Çeviri, burada basit bir aktarım değil, bir “ruh nakli” ve yeni bir anlam inşası sürecidir. Örneğin, bir İranlı şairin metaforik dünyasını Türkçe’de yeniden yaratırken, yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin taşıdığı kolektif belleği, sesi ve ritmi de yeni bir dilin imkanlarıyla buluşturuyorsunuz. Bugünün araştırmaları, bu karmaşık ve yaratıcı süreci, metinlerarasılık ve kültür aktarımı teorileri ışığında derinlemesine incelemeli, çeviriyi edebiyat tarihyazımının ikincil bir unsuru olarak değil, onun itici gücü olarak konumlandırmalıdır.
İkincisi, edebiyat araştırmalarının, metni içinden çıktığı toplumsal bağlamdan ve çağdaş gerçekliklerden soyutlamadan ele alması elzemdir. Edebiyat, toplumun ruh halinin ve çelişkilerinin en hassas kaydıdır. Günümüzde şiddet ve baskı, sadece fiziksel değil; ekonomik, psikolojik, dijital ve bürokratik biçimlere bürünmüş durumda. Romanlar, şiirler ve öyküler, bu yeni şiddet biçimlerini nasıl temsil ediyor? Özellikle İran ve Türkiye gibi, modernleşme sancılarını derinden yaşamış, siyasi dalgalanmaları sıkça tecrübe etmiş toplumların edebiyatları, bireyin otorite, gelenek, kimlik ve adalet arayışıyla nasıl bir mücadele içinde olduğunu gösteren zengin bir laboratuvardır. Araştırmalar, edebi metinleri salt biçimsel analize tabi tutmak yerine, onları bu sosyopolitik gerilimlerin bir parçası olarak okumalıdır. Bu, edebiyatın sadece bir yansıtma aracı değil, aynı zamanda bir müdahale ve direniş alanı olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Kadın yazını, azınlık edebiyatları ve marjinal sesler üzerine yapılacak çalışmalar, bu bağlamda özel bir öneme sahiptir.
Son olarak, dijital devrim, metnin kendisinden yayıncılık ekosistemine, okur-yazar ilişkisinden edebi türlere kadar her şeyi dönüştürüyor. Edebiyat araştırmaları bu dönüşümün gerisinde kalmamalıdır. Dijital platformlar şiirin doğasını nasıl etkiliyor? Sosyal medya, kısa, anlık ve etkileşimli metinler üretimini teşvik ederken, derinlik ve çok katmanlılık gibi geleneksel edebi değerlerle nasıl bir ilişki kuruyor? Ayrıca, bağımsız edebiyat dergilerinin geleneksel olarak karşılaştığı ekonomik ve siyasi kısıtlar karşısında, dijital yayıncılık nasıl yeni bir nefes alanı ve alternatif bir kamusallık yaratıyor? Bu sorular, sadece teknolojik bir değişimi değil, edebiyatın toplumsal işlevine dair temel soruları da beraberinde getiriyor. Geleceğin edebiyat araştırmaları, disiplinlerarası bir yaklaşımla, dijital beşeri bilimlerin araçlarını da kullanarak, bu yeni mecralarda filizlenen anlatıları, şiir biçimlerini ve eleştirel söylemleri haritalandırmalıdır.
Özetle, benim naçizane görüşüme göre, canlı ve etkili bir edebiyat araştırması; çeviriyi merkeze alan karşılaştırmalı bir perspektifi, metni tarihsel ve güncel bağlamıyla ilişkilendiren eleştirel bir duyarlılığı ve dijital dönüşümü ciddiyetle inceleyen öngörülü bir bakışı bir araya getirmelidir. Edebiyat, daima insan deneyiminin karmaşık dokusunu anlamamız için bir araç olmuştur; araştırmalarımız da bu dokuyu daha geniş, daha bağlantılı ve daha derin bir şekilde kavramamıza hizmet etmelidir.
• Edebiyat kavramlarıyla iç içe olmak yazarken ya da çevirirken sizi kısıtlıyor mu? Geniş bir vizyona sahipsiniz, pek çok kelimeye dokunuyorsunuz ve pek çok insana. Kendinize koyduğunuz kurallar var mı?
Edebiyat kuramlarıyla, kavramlarla derin bir ilişki içinde olmak, bir yazar ve çevirmen olarak benim için bir sınırlama değil, tam aksine, güvenli bir limandan açılmayı sağlayan bir iskele işlevi görüyor. Bu iskele olmadan, sonsuz derinlikteki dil denizinde yönümü kaybedebilirdim. Ancak asıl yolculuk, o iskeleden açıldıktan sonra, dalgalarla, akıntılarla ve beklenmedik sürprizlerle dolu o engin denizde başlıyor. Yani kuram, başlangıç noktamı ve pusulamı netleştirir, ama yol boyunca karşılaştığım canlı, nefes alan metin karşısında esnemeyi, hatta bazen o ilk haritayı yeniden çizmeyi gerektirir.
Yazarken ve çevirirken zihnimde beliren temel ilke, “sadakat, kelimeye değil, ruha” olmalıdır. Özellikle şiir çevirisinde, harfi harfine bir doğruluk arayışı, çoğu zaman metnin canını almaktan başka bir işe yaramaz. Benim amacım, kaynak metnin yarattığı duygusal ve imgesel titreşimi, hedef dilin olanaklarıyla yeniden üretmektir. Bazen bu, bir kelimeyi olduğu gibi aktarmak değil, onun uyandırdığı çağrışımı, hedef dilin kültürel toprağında filizlendirecek yeni bir tohum bulmak demektir. Bir Türk şairinin “hüzün”ünü Farsçaya çevirirken, Fars şiir geleneğindeki “hazin” veya “efsürde” kelimelerinden hangisinin o şiire özgü tonu ve rengi taşıyacağını düşünürüm. Bu, kuramdaki “eşdeğerlik” kavramının pratikteki, somut ve kişisel mücadelesidir.
Kendime koyduğum en önemli kural ise, “metnin sesine saygı duymak” ve kendi sesimi onun üstüne örtmemektir. Bir çevirmen, görünmez olmalıdır, ama aynı zamanda en güçlü varlığını da hissettirmelidir. Bu çelişkili gibi görünen durum, ancak derin bir alçakgönüllülük ve aynı derecede derin bir yaratıcı özgüvenle mümkün olabilir. Örneğin, İranlı bir kadın şairin özgün ve kırılgan sesini Türkçeye taşırken, onun üslubundaki inceliği ve isyanı bozmamak, ancak Türkçenin melodisinde ona yeni bir nefes vermek en büyük kaygımdır. Burada kuram bana “kadın yazını” veya “özne olma” hakkında çerçeve sunar, ama o sesin bam telini titreten tınıyı bulmak, tamamen sezgisel ve duyusal bir temas işidir.
Geniş bir coğrafyadan ve pek çok insandan beslenen bir vizyona sahip olmanın getirdiği bir sorumluluk da, “köprü kurucu” olmaktır. Bu, sadece diller arasında değil, farklı poetik anlayışlar, kuşaklar ve duyarlılıklar arasında da bir köprü kurmak anlamına gelir. Kendi yazdığım şiirlerde bazen klasik Fars şiirinin imge dünyası ile modern Türk şiirinin lirizmi bir araya gelir. Bu bir sentez arayışı değil, doğal bir diyalogdur. Bu diyaloğu zorlamamak, samimiyetle kurmak, benim için yazınsal bir etik kuraldır. Sonuçta, tüm bu kurallar ve ilkeler, nihayetinde tek bir amaca hizmet eder: Dilin sihrine ve insanın ortak duygularına, sadık ve dokunaklı bir şekilde tercüman olabilmek. Kuramlar bu uzun ve bazen yalnız yolculukta yoldaşımdır, efendim değil.
• Ağır bir sorumluluk üç kimliği birden taşımak. “Yazar, çevirmen, akademisyen”. Böyle bir dengeyi sağlarken zorlanıyor musunuz? Hangisi daha çok öne çıkıyor. Editörlüğünüz apayrı bir misyon. O alanda mükemmel bir bayrak taşıyorsunuz, yenilikçi ve tutku dolu. Zaman yetiyor mu size?
Bu üç kimlik – akademisyen, çevirmen ve şair – benim içimde sabit ve statik bir denge halinde durmuyor. Daha ziyade, bir nehrin farklı kolları gibi; bazen birbiri içine karışıyor, bazen ayrılıyor, ama hepsi aynı kaynaktan, yani dilin ve anlamın derinliklerinden besleniyor ve nihayetinde aynı okyanusa, yani insan ifadesine akıyor. Aralarında bir hiyerarşi kurmaktan ziyade, onların birbirine nasıl güç verdiğini düşünüyorum.
Zorluk elbette var, ama bu zorluk zamanın teknik bir yetersizliğinden çok, her bir alanın gerektirdiği zihniyet geçişinden kaynaklanıyor. Akademik çalışma katı, analitik ve sistematik bir zihin gerektirir; bir makaleyi analiz ederken, nesnellik ve kuramsal çerçeve ön plandadır. O masadan kalkıp şiir çevirmeye oturduğumda ise tam bir zihinsel dönüşüm yaşarım. Artık hâkim olmam, hizmet etmem gerekir; analiz etmem, sezmem ve hissederek aktarmam. Kendi şiirimi yazma anı ise bambaşka bir âlemdir; o anda tüm bilgi birikimi ve teknik beceri, daha derin, daha kişisel ve neredeyse ilkel bir ifade arzusunun emrine girer. Bu geçişler bazen yorucudur, çünkü bir dilden başka bir dile, bir zihniyetten başka bir zihniyete geçmek gibidir. Ancak, bu sürekli geçiş hali beni diri tutar, bir alanda takılıp kalmaktan korur.
Editörlük ise, bu üçlü sacayağının üzerine oturduğu zemin ve kamusal misyon olarak öne çıkıyor. Yazar, çevirmen ve akademisyen kimliklerimin buluşma noktasıdır. Burada artık sadece kendi kelimelerimden veya seçtiğim bir metinden sorumlu değilim; bir edebiyat ekosisteminin bir parçası olma sorumluluğu taşırım. Dergilerin dünya edebiyatı bölümlerini yönetirken, Aleni Yayın Grubu’nda İran edebiyatı editörü olarak çalışırken hissettiğim tutku, tam da bu “kültür köprüsü” inşa etme misyonundan geliyor. Türk ve İranlı şairleri aynı sayfalarda buluşturmak, bir dilde güçlü olan sesi diğer dilin okuruna duyurmak, bu köprünün tuğlalarını tek tek örmektir. Yenilikçilik, burada geleneksel kalıpların dışına çıkıp, kimsenin henüz keşfetmediği, farklı ve marjinal seslere platform yaratmak anlamına geliyor. Bu misyon, benim için kişisel yaratıcılıktan daha büyük bir anlam taşır, çünkü kolektif bir edebi hafızanın ve diyaloğun inşasına hizmet eder.
Zaman meselesine gelince… Zaman asla “yetmez”. Ancak, sevdiğiniz ve inandığınız işler için zaman genişler. Bu bir zaman yönetimi becerisinden çok, bir öncelikler ve enerji yönetimi meselesidir. Bazen bir akademik proje öne geçer ve haftalarımı alır, bazen bir çeviri kitabının teslim tarihi tüm diğer planları askıya aldırır, bazen de içinizde bir dize doğar ve o an her şeyi bırakıp onun peşinden gitmeniz gerekir. Editörlük ise sabit, düzenli bir nabız gibi hepsinin arka planında atar. Hiçbir kimlik diğerini tamamen susturmaz, sadece sırasını bekler. Bu, bir denge değil, dinamik ve bazen kaotik bir akış halidir. Bu akışın içinde kendimi kaybetmemek için tutunduğum tek şey, her bir işin merkezindeki o temel aşk: dile, söze ve insanlar arasında anlam köprüleri kurmaya duyulan aşk. Bu aşk, zamanın yetersizliğini bir armağana dönüştürür; her an, değerli ve anlamlıdır.
• Sizce edebiyat gelecekte hangi disiplinlerle birleşecek. İran edebiyatının geleceğe adımlarını nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatın geleceği, her zaman olduğu gibi, insanlığın yeni sorularına ve yeni varoluş hallerine cevap arama çabasının bir ürünü olacak. Bu arayış onu, kaçınılmaz olarak, diğer disiplinlerin alanlarıyla iç içe geçmeye ve yeni hibrit formlar yaratmaya zorlayacak. Geleceğin edebiyatını en çok besleyecek alanlardan biri, dijital teknolojiler ve yapay zeka ile olan etkileşim olacaktır. Burada mesele, sadece konu olmak değil, metnin kendisinin doğasını dönüştürmektir. Etkileşimli dijital anlatılar, algoritmik olarak üretilen şiirler veya veri görselleştirmeleriyle harmanlanmış edebi eserler, okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp metnin içindeki aktif bir yolcu haline getirecek. Ancak burada asıl soru şudur: Bu teknolojik imkan, insana özgü olan duygu, sezgi ve metaforik düşünme kapasitesinin yerini alacak mı, yoksa onu daha da zenginleştirecek yeni bir dil mi yaratacak? Edebiyatın, bu soruya sanatın ve felsefenin rehberliğinde cevap vermesi gerekecek. Benzer şekilde, sinema, görsel sanatlar, müzik ve hatta video oyunları gibi disiplinlerle kurulacak daha derin bağlar, anlatıyı salt yazılı olmaktan çıkarıp çok-duyulu ve çok-boyutlu bir deneyime dönüştürecek. Artık bir romanı okumakla kalmayacak, onun görsel evrenine dahil olabilecek, karakterlerin sesini duyabilecek, hikayenin akışına müdahale edebileceğiz. Bu, edebiyatın gücünü azaltan bir dağılma değil, onu yeni mecralarda var etmenin bir yoludur.
İran edebiyatının geleceğe adım atışı ise, iki güçlü akıntının kesişiminde şekillenecek: köklü bir şiir geleneğinin taşıdığı muazzam ağırlık ve çağdaş toplumsal gerilimlerin dayattığı acil ifade ihtiyacı. Gelecek, bu ikisi arasındaki diyaloğun niteliğine bağlı. Geleneksel formlar ve imgeler (örneğin gazel, mesnevi veya Sufi metaforları), modern ve hatta postmodern bir söylemle yeniden yorumlanmaya devam edecek. Ancak buradaki asıl mesele, bu geleneğin bir süs veya nostalji nesnesi olarak kullanılması değil, bugünün İranlı bireyinin karmaşık iç dünyasını, aidiyet sorunlarını, siyasi baskı karşısındaki suskunluk ve direniş stratejilerini ifade etmek için nasıl canlı bir araç haline getirilebileceğidir. Öte yandan, dijital platformlar ve sosyal medya, İran edebiyatı için tarihi bir fırsat sunuyor. Geleneksel yayıncılık kanallarında karşılaşılan sansür ve kısıtlamalar, şair ve yazarları alternatif ifade alanları aramaya itiyor. Blog’lar, sosyal medya hesapları, dijital dergiler ve mesajlaşma uygulamaları üzerinden yayılan şiirler, öyküler ve kısa denemeler, hem içeride hem de diaspora dağınık ama son derece canlı bir edebi kamusal alan yarattı. Bu alan, resmi söylemin dışında kalan, daha kişisel, daha aykırı ve daha deneysel seslere hayat veriyor. İran edebiyatının geleceği, büyük ölçüde, bu “yeraltı” veya “dijital” nehrin ana akıma nasıl karışacağına, geleneğin bu yeni sesleri nasıl hazmedip dönüştüreceğine bağlı.
Sonuç olarak, hem evrensel hem de İran edebiyatı özelinde, geleceğin temel dinamiği sınırların geçirgenleşmesi olacak. Bu, disiplinler, türler, medyalar ve nihayetinde yazar ile okur arasındaki sınırların geçirgenleşmesidir. Edebiyat, bu geçirgenliğin yarattığı kaostan beslenerek, insan olmanın anlamını araştırmaya devam edecek. İran edebiyatı ise, kendi özgül koşulları içinde, bu küresel diyaloğa, bin yıllık birikiminden süzülmüş derin bir poetik bilgelik ve çağdaş hayatın merkezinde yaşanan çetin bir varoluş mücadelesiyle katkıda bulunacak. Onun adımları, bazen geleneğin ağırlığıyla sarsılarak, bazen dijital dünyanın hızıyla ilerleyerek, ama her zaman insanın özgürlük ve anlam arayışının izini sürerek atılacak.
• Çok yönlü üretim yapan bir insan olarak zamanınız nasıl geçiyor? En çok sizi mutlu eden anlar neler? Heyecanla beklediğiniz bir şarkı, bir şiir bir öykü var mı?
Zamanım, her biri farklı bir iç ritimle atan üç kalbin – akademisyen, çevirmen ve şair olmanın – çarpışları arasında akıp gidiyor. Bu, katı bir programdan ziyade, doğal bir akış halidir. Günlerim, bir akademik makalenin katı mantığıyla sabah saatlerinde başlayabilir; öğleden sonra, bir şiirin ruhunu bir dilden diğerine taşımanın sezgisel dansına evrilebilir; gece ise, kendi içimde filizlenen bir dizeye kulak kesilmekle son bulabilir. Zaman bana “yetmez” çünkü her bir uğraş, tüm benliğimi ister. Ancak bu, bir eksiklik hissi değil, aksine her anın, o anın işine tamamen adanmışlıkla dolu olması gerektiği gerçeğidir. Bu geçişler bazen yorucu olsa da, beni tek bir kimliğin kalıbında donmaktan koruyan, zihnimi her daim taze ve uyanık tutan bir dinamizm sunar.
Beni en çok mutlu eden anlar, bu farklı akıntıların beklenmedik şekilde kesiştiği, bir “anlam şimşeği”nin çaktığı anlardır. Bu, bazen uzun süredir çevirmekte olduğum bir Türk şairinin dizelerinde, kendi yazmaya çalıştığım Farsça bir şiirin cevabını bulduğum andır. Ya da akademik olarak incelediğim bir edebi kuramın, bir roman çevirisinde karşıma çıkan somut bir sorunu birdenbire aydınlattığı andır. Editörlük misyonumda ise mutluluk, bir dosyayı açıp, daha önce duymadığım, taze ve güçlü bir sesle – özellikle de kadın şairlerin veya genç kuşağın sesiyle – karşılaştığım anda gelir. Bu anlar, tüm bu zahmetli uğraşların anlamını teyit eder; yalnız olmadığımızı, devasa ve sürekli bir insanlık konuşmasının parçası olduğumuzu hissettirir.
Heyecanla beklediğim şeyler, her zaman bu konuşmaya yeni katılacak seslerdir. Özellikle, üzerinde çalıştığım Türk kadın şairleri antolojisi, benim için sadece bir çeviri projesi değil, bir keşif yolculuğudur. Türkiye’deki kadın şiirinin gücü ve çeşitliliği karşısında hayranlık duyuyorum. Bu proje, iki komşu edebiyatın kalbine, kadınların dilinden ve deneyiminden bakarak nüfuz etme fırsatı sunuyor. Aynı şekilde, İran’dan Türkçeye kazandırmayı planladığım, henüz çok bilinmeyen çağdaş şairlerin sesleri de beni heyecanlandırıyor. Bu iki yönlü köprüyü güçlendirmek, yayın dünyasında yaptığım en anlamlı iş. Kişisel yazın serüvenimde ise, Farsça ve Türkçe arasındaki o “ara bölgede” filizlenen, iki dilin ve kültürün sınırlarında gezinen yeni şiirler yazma arzusu beni bekletiyor. Kulağım, o iki ayrı melodiyi tek bir uyumda birleştirebileceğim mükemmel nota için hep tetikte.
• Bir gün sadece yazarlık yapacak olsanız, akademi, editörlük ve çeviriden en çok neyi özlersiniz? Özellikle çeviri çok katmanlı bir alan. Her an farklı bir giysi giymek gibi. Bu konuda zorlandığınız en önemli duyguyu sorabilir miyiz?
Eğer bir gün sadece yazarlık yapacak olsam, diğer kimliklerden özleyeceğim şey, sanırım “yol arkadaşlığı” olurdu. Akademi, editörlük ve çeviri, beni sürekli bir diyaloğun, bir karşılaşmanın içinde tutar. Sessiz bir odada yalnız başına yazmak, elbette ki kutsal bir buluşmadır, ama bu diğer uğraşlar, sürekli başka zihinlerle, başka seslerle temas halinde olmanın verdiği canlılığı, sürprizi ve mütevazılığı sağlar. Akademiden özleyeceğim şey, bir fikri soğukkanlılıkla inceleme, onu tarihsel ve kuramsal bir çerçeveye oturtma disiplini olurdu. Bu disiplin, yazarlığın doğasındaki özgür ve bazen kaotik olan akışa bir denge, bir iskelet sunar. Editörlükten özleyeceğim ise, başkasının kelimelerine hizmet etmenin cömertliği ve keşfin heyecanıdır. Bir editör olarak, kendi sesinizi değil, metnin ve yazarın sesini en saf haliyle ortaya çıkarmaya çalışırsınız; bu saf bir sanat hizmetkarlığıdır ve insanı ben-merkezcilikten uzaklaştırır. Çeviriden özleyeceğim şey ise, kelimenin tam anlamıyla “başka birinin tenine girmek” deneyimidir. Bu, derin bir empati ve alçakgönüllülük gerektirir.
Çevirinin en zorlayıcı duygusu, işte tam da bu “başka bir ten”e girmenin getirdiği, “sadakatsizlik endişesi” veya daha derinde, bir “varlık bölünmesi” hissidir. Bu, sadece dilsel bir kaygı değil, varoluşsal bir zorlanmadır. Bir şairin, belki de ömrü boyunca olgunlaştırdığı özgün ve kişisel sesini, sizin sesiniz aracılığıyla yeniden doğurmaya çalışırsınız. Bu inanılmaz bir ayrıcalık, ama aynı zamanda korkunç bir sorumluluktur. O sesin tonunu, nefes aralıklarını, kelimelerin arkasındaki titreşimi tam olarak yakalayamama korkusu her an sizi takip eder. Çeviri sürecinde, bir an kendinizi tamamen kaybedip o şair olursunuz, ancak bir sonraki an, bu bir “taklit” mi yoksa “yeniden yaratım” mı sorusuyla yüzleşirsiniz. Özellikle, kendi güçlü poetik sesi ve tarzı olan şairleri çevirirken (mesela bir Özdemir Asaf’ın incelikli ve zeka dolu ironisini, ya da bir Ahmed Şamlu’nun yalın ama devrimci gücünü), onların ruhuna sadık kalırken kendi çeviri dilinizi de ölü ve taklitçi kılmamak ince bir iştir. Bu, sürekli bir ipin üzerinde yürümek gibidir. Bazen bu bölünme o kadar derindir ki, çeviriyi bitirip kendi yazma masanıza döndüğünüzde, hangi sesin size ait olduğunu bir an için unutursunuz. Ancak samimiyetle itiraf etmeliyim ki, bu zorlanma, çeviriyi bu kadar büyüleyici ve dönüştürücü kılan şeyin ta kendisidir. Sizi sürekli olarak “öteki” ile yüzleşmeye, kendi dilinizin sınırlarını zorlamaya ve nihayetinde kendinizi daha derinden anlamaya iter. Bu, yalnızca bir meslek değil, bir varoluş biçimidir.
• Yaşam serüveninizde hayal kırıklığına uğradığınız zamanlar oldu mu?
Evet, elbette oldu. Hayal kırıklığı, sadece bir yazar veya çevirmen için değil, hissetme kapasitesi olan her insan için, yaşam serüveninin kaçınılmaz ve hatta belki de onu derinleştiren bir durağıdır. Benim hayal kırıklıklarım, çoğunlukla dış dünyadan çok, içsel beklentilerimle, o “imkânsız” diye bildiğimiz arzularla ilgili oldu.
En keskin hayal kırıklıklarımı, dilin sınırları ile yüzleştiğim anlarda yaşadım. Bir şair olarak, zihnimdeki o mükemmel, kristal berraklığındaki duygu veya imgeyi kelimelere dökmeye çalıştığımda, bazen aradaki uçurumun derinliği karşısında hayal kırıklığına uğradım. Kelimelerin, duygunun kendisi değil, sadece onun gölgeleri olduğunu hissettiğim o anlar, yazma eyleminin doğasında var olan bir trajedidir. Bir çevirmen olarak ise, bir şiirin “ruhunu”, kaynak dildeki o sihirli titreşimi, hedef dilde yeniden yaratmanın bazen neredeyse imkânsız olduğu durumlarla karşılaştım. Bir kelimeyi, bir deyimi, kültürel bağlamından koparmadan aktaramadığımda, orada bir şeyin “öldüğünü” hissetmek derin bir üzüntü ve sorumluluk duygusu getirir. Bu, bir nevi, iki güzel ses arasında sıkışıp kalmak gibidir; her ikisini de duyarsınız, ama aynı anda söyleyemezsiniz.
Bir diğer hayal kırıklığı kaynağı, edebiyat dünyasının ve yayıncılık sektörünün bazen acımasız pragmatizmi ile karşılaşmaktır. Özellikle editörlük yaparken, muazzam yetenekli genç şairlerin veya çok değerli edebi eserlerin, piyasa koşulları, siyasi kaygılar veya sadece şanssızlık nedeniyle hak ettikleri ilgiyi göremediklerine, okura ulaşamadıklarına şahit olmak içimi acıtır. “Kültür köprüsü” kurma ideali ile, bu köprünün inşasını zorlaştıran ekonomik ve bürokratik engeller arasındaki gerilim, zaman zaman yorucu ve hayal kırıklığı yaratıcı olabiliyor. Bazen, çok emek verdiğiniz bir antoloji veya çeviri projesi, beklediğiniz yankıyı bulamayabiliyor.
Ancak şunu samimiyetle söylemeliyim: Bu hayal kırıklıkları, beni asla durdurmadı veya edebiyata olan inancımı sarsmadı. Aksine, onlar benim için bir tür “şiirsel aşının” ta kendisi oldu. Bana alçakgönüllülüğü, sabrı ve direnci öğrettiler. Dilin sınırlarını gördükçe, onun içindeki sonsuz olasılıkları daha çok sevmeye başladım. Edebiyat dünyasının zorluklarını gördükçe, bağımsız ve tutkulu küçük yayıncılık projelerinin, alternatif dijital platformların değerini daha iyi anladım. Hayal kırıklığı, bir yazar için, duyarsızlığa dönüşmediği sürece, gerekli bir duygudur. Çünkü sizi rahatlık alanınızdan çıkarır, size daha derin sorular sordurur ve en önemlisi, sizi “mükemmel” olanın peşinde koşmaktan vazgeçirip, “hakiki” ve “samimi” olana odaklanmaya zorlar. Nihayetinde, bir şiirin veya bir çevirinin, kusurlarıyla birlikte, insana dokunabildiği o nadir ve mucizevi anlar, tüm bu hayal kırıklıklarını anlamlı kılıyor.
• Metinlerinizde hem şiirsellik hem de sert bir gerçeklik var. Duyarlı, temkinli ve gökyüzündeki bir uçurtma kadar güzel. Bütün bu renkleri nasıl birleştiriyorsunuz.
Bu çok güzel ve incelikli bir gözlem. Teşekkür ederim. Şiirsellik ile sert gerçekliği, duyarlılık ile temkinliliği birleştirmek, bilinçli bir tercihten çok, içinde yaşadığım coğrafyanın ve zamanın bana dayattığı bir soluk alma biçimi gibi. Ben, iki dilin, iki kültürün, hatta iki farklı tarihsel belleğin eşiğinde duran biri olarak, bu renkleri birleştirmiyorum; onlar zaten benim varoluşsal gerçekliğimin doğal pigmentleri. Sorunuzdaki “uçurtma” metaforu bu durumu mükemmel anlatıyor: Uçurtma, ancak yerle göğün, rüzgârla ipin gerilimi arasında var olabilir. Benim metinlerimdeki o incelik ve sertlik de böyle bir gerilimden doğuyor.
Şiirsellik, benim için bir süs veya kaçış değil, gerçekliğe nüfuz etmenin en keskin aracı. Sert, katı, bazen acımasız olan gerçekliği, onu bir metaforun merceğinden geçirerek, bir imgenin büyüsüne dönüştürerek anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Çünkü bazen bir olgunun çıplak gerçeği, ancak onu şiirin dolaylı ve çok katmanlı diline emanet ettiğinizde ifşa olur. Örneğin, bir kaybın veya yasın sertliğini doğrudan tarif etmek yerine, onu “bir çınar yaprağının damarlarında donmuş son yağmur damlası” gibi bir imgeye dönüştürmek, hem duygunun yoğunluğunu korur hem de okura kendi deneyimini yerleştirebileceği bir boşluk açar. Bu, duyarlılıktır. Ancak aynı imge, o donmuş damlanın bir daha hiç akmayacağı gerçeğini de taşır; işte bu, temkinlilik ve sertliktir. Bir lirik şairin kalbiyle bir tarihçinin gözü aynı anda iş başındadır.
“Temkinlilik” ise, bu topraklarda yaşamanın öğrettiği bir dil bilgisi gibi. Her şeyi açıkça söyleyemeyeceğiniz, ama susmak da istemediğiniz zaman, dilinize bir kod, bir şifreleme hakim olur. Bu, otosansür değil, daha ziyade, derinleri ifade etmenin kadim ve incelikli bir yoludur. Gökyüzündeki o güzel uçurtmanın, aslında görünmez ve dayanıklı bir iple yere bağlı olması gibi, şiirsel uçuşlar da görünmez bir gerçeklik ipiyle hayata tutunur. Bu ip bazen siyasettir, bazen toplumsal bir yaradır, bazen kişisel bir acı. Onu tamamen saklamak uçurtmayı anlamsız bir oyuncağa dönüştürür; çok sert çekmek ise onu yırtar. Dengede tutmak, işte tüm mesele bu.
Sonuçta, bu renklerin birleşimi bir “teknik” veya “yöntem” değil, bir “varoluş hali”nin kağıda yansıması. İçimde hem Fars şiirinin o lirik, mistik ve sembolik geleneği, hem de İran ve Türkiye’nin modern tarihinin getirdiği sert politik ve toplumsal gerilimler var. Bir çevirmen olarak ise, her iki dilin de melodisini ve trajedisini taşıyorum. Tüm bunlar, yazdığım her satırda, bazen bir uyum içinde, bazen bir gerilimle bir araya geliyor. Amacım, güzelliği yumuşaklıkla, gerçeği de kabalıkla eşitlemeden, ikisinin de birbirini nasıl beslediğini ve anlamlandırdığını göstermek. Uçurtma, ancak rüzgâra karşı direndiği için gökyüzünde kalabilir. Sanırım şiirim de öyle: Sert gerçekliğin rüzgârına karşı koyduğu, onunla dans ettiği için havada kalabiliyor ve belki biraz güzellik katabiliyor.
• Bir şey yazarken,çevirirken, çalışırken hikâyenin sonunu mu görürsünüz ya da sürüklenen bir yolda mı ilerlersiniz?
Ben kesinlikle sürüklenen bir yolda ilerleyen biriyim. Hikâyenin, şiirin veya çevirinin sonunu baştan görmek, benim için o yolculuğun sihrini ve keşif heyecanını öldürürdü. Bu, yazma, çeviri ve akademik çalışma için neredeyse aynı şekilde geçerli; hepsi, benim için, önceden belli olmayan bir varış noktasına doğru çıkılan bir keşif yolculuğudur.
Bir şair olarak yazmaya başladığımda, genellikle sadece zihnimde çakan küçük bir kıvılcımla, tek bir dizeyle, bir imgeyle veya yoğun bir duygu haliyle yola çıkarım. O ilk dize veya imge, bir pusula işlevi görür; yönü gösterir, ama rotayı ve uğranacak limanları değil. Şiir, satır satır, beni şaşırtarak, bazen sapaklara sokarak ilerler. Bazen bir metafor, beklenmedik bir kapı açar ve tüm şiirin akışını değiştirir. Son, çoğu zaman ben onu yazana kadar bilinmez. Hatta bazen, şiir bittiğinde, onun beni aslında nereye götürmek istediğini ancak o zaman anlarım. Bu, kontrolün şairde değil, dilin ve imgenin kendi iç mantığında olduğu, ama aynı zamanda derinden kişisel bir süreçtir.
Bir çevirmen olarak ise bu “sürüklenme” hali daha da ilginçtir. Elbette ki kaynak metin bir haritadır, son bellidir. Ama asıl yolculuk, o haritayı kendi dilinizin topoğrafyasında yeniden çizmektir. Bir şiiri çevirirken, kelimelerin tek tek anlamlarının ötesinde, onların arasındaki “şiirsel alan”a, ritme ve duyguya giden bir yolda ilerlersiniz. Bazen, kaynak metindeki bir kelime, sizi hedef dilde hiç ummadığınız, ama metnin ruhuna daha uygun bir başka kelimeye, hatta imgeye götürebilir. Bu, sadık bir kopya çıkarmak değil, yeniden doğuşu mümkün kılan bir yolculuktur. Çevirinin sonunu, yani bitmiş halini, baştan “görebilirim”, ama onu “hissetmeyi” ve “duymayı” ancak her satırı, her dizeyi yaşayarak öğrenirim.
Akademik çalışma da benim için benzer bir keşif sürecidir. Bir hipotez veya soruyla yola çıkarım, ancak okudukça, araştırdıkça, düşündükçe, o ilk fikir dönüşür, dallanır budaklanır. Araştırmanın sonucu, başta tahmin ettiğimden çok farklı bir yere varabilir. Buradaki “sürüklenme”, disiplinli bir merakın izini sürmektir.
Bu yaklaşımın temelinde, kontrolü bırakma cesareti ve teslimiyet yatar. İster yaratıcı yazı, ister çeviri, ister eleştirel düşünce olsun, metnin kendi bilgeliğine, kendi doğal akışına güvenmek gerekir. Bu, plansızlık veya sorumsuzluk değil, tam tersine, sürece ve dilin imkânlarına saygıdır. Varış noktasını baştan bilmek, güvenli bir yol sunar, ama sürprizleri, mucizeleri ve kişisel dönüşümü öldürür. Ben, yolda kaybolma riskini göze alarak, ancak o zaman gerçekten bir şey “bulabileceğime” inanıyorum. Sonuçta, en güzel şiirler ve en doğru çeviriler, haritayı takip etmekten değil, yolun sizi şaşırtmasına izin vermekten doğar.
• Dünya ve İran edebiyatı arasında bir köprü kurduğunuz biliyoruz. Kültürel kodlar ve duygusal bir ritimle bir dilin müziğini başka dillere taşırken sizi besleyen en özel duygular nelerdir. Sizi ne motive eder?
Kültürler arasında köprü kurarken, en derinden motive eden ve besleyen duygu, çevirinin bir “ruh nakli” olduğuna ve dilin ötesinde bir insanlık birliği bulunduğuna dair derin inançtır. Bu süreçte beni besleyen temel duygular ve motivasyon kaynaklarını söyleyebilirim:
Keşif ve sürprizin heyecanı. Her çeviri, sonu baştan belli olmayan bir keşif yolculuğudur. Kültürel kodların ve duygusal ritmin peşinde, bir dilin müziğini diğerinde yeniden bestelerken, hiç umulmadık bağlantılar ve anlam katmanları ortaya çıkar. Bu beklenmedik anlar, sürekli bir öğrenme ve hayret duygusu sağlar.
Kolektif hafızaya ve insanlığın ortak diline hizmet etme sorumluluğu. Çeviri, yalnızca kelimeleri aktarmak değil, bir toplumun kolektif hafızasını, kimliğini ve deneyimlerini taşımaktır. Özellikle İran ve Türk edebiyatı gibi, derin tarihsel ve kültürel bağları olan, ancak modern dönemde bazı sınırlarla ayrılmış edebiyatlar arasında bu bağlantıyı yeniden canlandırmak, benim için bir sorumluluk ve anlamlı bir misyondur. Bu çabalar, daha geniş bir perspektifle, kültürel yanlış anlamaların önüne geçmeye ve farklı toplumlar arasında diyalog için zemin hazırlamaya hizmet eder. Bir sesin sadık ve yaratıcı temsilcisi olma duygusu. Bir şairin veya yazarın özgün, kişisel sesini yeni bir dilde yeniden inşa etmek, hem derin bir sorumluluk hem de büyük bir ayrıcalıktır. Bu, sadece teknik bir iş değil, derin bir empati ve alçakgönüllülük gerektiren, neredeyse varoluşsal bir karşılaşmadır. Başka bir sanatçının ruhuna saygıyla yaklaşmak ve onun sesini yeni bir mecrada hayata döndürmek, en saf sanat hizmetkârlığıdır.
Editörlük misyonuyla çoğaltma arzusu. Bireysel çevirilerin ötesinde, bir editör olarak Türk ve İranlı şairleri aynı sayfalarda buluşturmak, daha önce duyulmamış taze ve güçlü seslere platform yaratmak motivasyonumu pekiştirir. Bu, kişisel yaratıcılıktan daha büyük, kolektif bir edebi hafızanın ve diyaloğun inşasına hizmet eden bir amaçtır.
Kısacası, bu köprüyü inşa ederken beni besleyen şey, dilin sihrine ve insanın ortak duygularına sadık bir tercüman olabilme arzusudur. Bir şiirin, bir öykünün, bir kültürün sesini taşırken, aslında taşıdığımız şeyin yalnızca metinler değil, insanlığın ortak ruhunun farklı tonlardaki yankıları olduğunu hissetmek, tüm zorlukları anlamlı kılan en özel duygudur.
NOT: Türkiye’den bir yazar olarak benim şiirimi çevirmenizden ayrıca büyük onur duyduğumu belirtmeliyim. Sevgilerimle.
Nurdan Öztürk


