📞 0312 239 44 18
Edebiyat, yalnızca yazmak değil; aynı zamanda yaşanan çağla hesaplaşmaktır.
Namık Kuyumcu’nun şiiri de tam olarak bu noktada durur: direnişin, isyanın ve insanın içsel çatışmasının tam ortasında.
Onun şiiri, yalnızca estetik bir arayış değil; aynı zamanda bir varoluş meselesidir.
Direnişin ve Sürüp Giden Bir İsyanın Şairi Namık Kuyumcu ile Söyleşi
“Şair, başka bir şeydir çünkü!”
Kamil Akdoğan, Hatice Eğilmez Kaya
📞 0312 239 44 18
Kamil Akdoğan, Hatice Eğilmez Kaya: Dünya üzerinde binlerce yıllık bir geçmişimiz olduğu bilinmekte. İnsanlık tarihi yavaş bir ritimle akıp gelirken 21. yüzyılda birden hızlandı. İçinde bulunduğumuz çağda olumlu ve olumsuz birçok değişime tanıklık etmekteyiz. Kaos sözcüğü belki de bu çağı en iyi özetleyebilecek sözcük. Hepimizi dar bir döngünün içine hapseden evrensel kaosumuz için neler söylersiniz?
Namık Kuyumcu: İnsan, dünkü çocuk sayılır; evrenin sonsuzluğu; dünyanın milyarlarca yıl içeren yaşı karşısında…
Kaos cümlesi, gücünü bilinmezlikten ve tam olarak tarif edilememekten alır. Kaos, aslında evrenin döngüsel diyalektiği ve oluşumun temelidir. Aklın algılayamadığı ve tarif edemediği bu sonsuzluk içinde, bilgi de sınırlıdır. Bilim, daima kuşku duyarak, sorularla anlamaya ve varmaya çalışır. Bu süreç, daima, sonrası tamamlanacak öncesiz ve sonrasız bir akıştır aynı zamanda.
Kaos, toplumsal, siyasi ve iktisadi anlamda olumsuzluğun işareti olarak tarif edilir. Kötü olanla eşitlenmeye çalışılır. Bunu anlayarak; kaosun, günlük yaşamdaki karşılıklarını; bilime, felsefeye, sanata karşı yazık etmeden kullanmak gerekir.
Bilim, binlerce yıldır, kaosu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Anladığı kadarı, netlik içerdiği ölçüde, bilimsel vargı olarak yaşamda karşılıklarını oluşturur.
Felsefe ise, kaosu anlayarak ve anlamlandırarak, sorular ve yanıtlar çoğaltır. Kafa karışıklığı, bu anlamda üretkendir, gelişmenin nedenlerini biriktirir; yeni tezlerle aşmaya çalışır.
Sanat ise, bütün alanlarda ve ayrıntılarda, bilim ve felsefeyle bağlamsal ilişkisini koparmadan; hepsini yakar, yıkar sonra da yeniden yapar. Gücünü, buluşlardan, tüm dogmalardan ve kutsallardan uzak olmasından alır. Tanrısal bir oyun kurucu aynı zamanda oyun bozucudur bir bakıma sanat. Malzemesi; sonsuz düşünce ve düş gücüdür biraz. Biraz da doğanın da evrenin de sınırları ile yetinmeyen kendiliğinden derin bir devrimcilik arzusu ve arayışı…
Sanat, bu anlamda kaostan beslenir felsefi ve bilimsel anlamda. Sanatın, günlük, sıradan yaşamdaki kaosla işi olamayacak kadar yükseklerdeki yolculuğu sürmektedir. Kaos olmasa, evren ve oluşum olmazdı, biliriz.
Sanatçının, edebiyatçının işi; kaosla da hesaplaşmaya girebilme gücü, düşbazlığı, cesareti, birikimi, kavrayışı ve yaratıcılığıdır. Sanatta, ne kadar eşsiz ve yüksek bir ürün yaratılabiliyorsa; kaosta yolculuk, tüm iniş çıkışlarıyla devam ediyor demektir…
K. A, H. E. K: Nâzım Hikmet “güzel günler göreceğiz çocuklar” demişti. Sizce o güzel günleri görecek miyiz? Sizin düşlediğiniz güzel günleri nasıl betimlersiniz?
N. K: Nâzım Hikmet, “güzel günler göreceğiz çocuklar” derken; umudun, mücadelenin, bilginin sahibi olarak, mutlaka varılacak güzel yarınlardan söz ediyordu. O yıllarda, şimdiki gibi; adaletsizliğin, hukuksuzluğun, baskının, zorun, eşitsizliğin olduğu yıllardı. Hapisler, sürgünler, yasaklar vardı. Doğruyu söyleyenler o günlerde de bu günlerdeki gibi cezalandırılıyordu.
N. Hikmet, şiirde estetik / biçim olarak bir çığır açtığı kadar, toplumsal ve sınıfsal mücadelenin önderi olarak da önemli bir devrimcilik üstlenmiş şairdi. Mücadeleyi seçti. Bıraktığı şiirler, eserleri bunun göstergesidir.
O bayrağı alabilenler, o yolu daha da genişleterek; benzerleriyle buluşabilme farkındalığıyla, mücadeleyi sürdürmektedirler.
Gün gelecek her türlü eşitsizlik ve egemenlik ilişkilerinin sonu gelecek. Herkes için eşit ve yaşanılası, özgür bir ülke ve dünya kurulacak. Tarihsel ve toplumsal gelişim dinamiklerinin kaçınılmaz gelişmelerini içerir bu süreç.
Asıl soru şu hepimiz için: Sanatçılar, edebiyatçılar, bugün için, bu anlamda ne yapmaktadırlar? Ya buradan temize çekebilirler varoluşlarını… Ya da cilalı sözleriyle ve işleriyle, herkes gibi gömülürler! Toprak bile kabul etmeyebilir kimi hayasızlıkları…
K. A, H. E. K: Aşkın rengi neden siyah?
N. K: Siyah bir metafor olarak girmiştir; yazılarıma ve şiirlerime. Biliriz, siyah sonsuzluk ve derinlik içerir. İçine alan, kaybeden, saklayan, gizleyen, görülemeyen bir şeydir… Kirli ve rengi solmuş çamaşırları bile siyaha boyarlar!
Beyaz olarak tarif edilen her şeyin zıddı olarak, siyah, aslında çatışmanın ve buluşmanın da rengidir. Evren, uzay, dünya, insanlar, sınıflar, her türlü madde; sonsuz çatışmaların çözüntüsü üzerinden varoluşlarını sürdürürler. Zıtlar ve fizik, değişimin özüdür. İnsan ve ilişkiler de etkilenir ve belirlenir, bu çatışmalardan…
Siyah, herkesin melek olduğu yerde, şeytanı üstlenmektir biraz… Biraz da dağları göstermek için, uçurum olabilmek…
Başka bir yandan bakarsak; aşk da biter bir gün. Bitmeyen sevgi olabilir. Aşk, nefrete de dönüşebilir; yollar keskin bir şekilde ayrılabilir. Ya da ılıman bir iklimin kucağına uzanarak, daha uzun ömürlü, tarif edilmiş, kurumsallıklarla, sevgi halinde sürebilir… Aşk gücünü, bir gün mutlaka bir yerde, bir biçimde bitecek olmasından alır. Soru şudur: Nerede, nasıl, niçin ve neden bitecek? Korku, kaygı, bilinmezlik ve tutarsızlık biraz da bu halden dolayıdır.
Aşk, siyahtır sonuçta. Ama bu, onun kötü olduğunu anlatmaz… En fazla, dipsiz, tarifsiz, tuhaf, tutarsız ve yanılsamalar yolculuğu olduğunu gösterir öznelerine…
📞 0312 239 44 18
K. A, H. E. K: Şiirin tanımını yapmak her ne kadar zorsa da sizce şiir nedir? Özge / has şiire nasıl varılır? Yoksa özge / has şiir arayışı boş bir uğraşı mı?
N. K: Şiirin tanımını kendi süreçlerinde çok iyi olabilmeyi başarmış metinler yapmıştır zaten. Bunun bir reçetesi olmaz. Ne ki sonuçta, kavrayış, sezgileyiş, biliş, görüş ve yeniden yaratış sürecidir. İyi şiir, her anlamda biricikliği ve yeniden yaratıyı içerir. Bu da şairin şiir cinsinden özge kimliğini işaret eder.
El yordamıyla yazılan milyonlarca şiir vardır. Bunlara iyi ya da kötü der, geçersiniz. Şiir yazmak başka bir şeydir, şair olmak çok başka bir şey. Resim yapmak da başka bir şeydir. Ressam olmak da daha başka bir şey…
Estetik ve dil bilinci, okullarda okutulan bilgilerin çok daha ötesinde bir kavrayış derinliğidir. Aklın, ruhun, bedenin, bilginin ve sezginin; tanrısal bir yaratış biçimiyle; sözcüklerde ve dizelerde anlam bulmasıyla açıklanabilir iyi şiirler…
O nedenle geçmişteki büyücüler ve insan / tanrılar, şairlerle bir tutulur. Şairler, kimi felsefecilerin devlet ve toplum ilişkilerinde afaroz edilirler. Kutsal kitaplardan şairlerin kovulması da, oyun bozan ve oyun kurabilen dehalarının gücünden korkulmasıyla açıklanabilir.
Şair, başka bir şeydir çünkü!
K. A, H. E. K: Kirleneni, çürüyeni, bozulup aslını yitireni, ihanet edeni terk etme ve adı konulmadık bir yerlere gitme eğilimindesiniz. Neden? Ve nasıl bir yere gitmek istersiniz?
N. K: Çürüme, toprağın ve taşların bile tahammül edemeyip, kendisine dönüştürdüğü bozulma hali değil midir? Bir tek sağlam omurgalar ve dirençli kemikler bozar ve bozuyor bu oyunu!
Toplumun büyük kesimi; sahici, güvenilir, temiz olmak, yol yürünebilir, el verilebilir insan kalmak sınavından, sınıfta çok fena çakmış durumdadır… Tek kelime: Çürüme!
Yalan kodlarında ortaklık, yüzleşmekten daima kaçınmak, çıkar ve kurulu düzen için her türlü maskeli balo oyunları bile yoruldu artık. Aidiyet, doğruluk, iyilik ve liyakat ilişkilerinin yıldızlara yolculuğa çıktığı bu çemberdeki insanlara, vicdanın toz tanesi bile fazla geliyor…
Dibine dek mülkiyet, sonuna dek çıkar ve utanmazcasına haksızlık alanlarında can çekişen ilişkiler-işleyişler yüzünden; saatler bile durdu, onursuz zamanın şehvetli tuzağına karşı eylem olsun diye…
Felsefe “… insan, doğanın ve canlıların ucubesidir…” derken haklıydı. İnsan, çok kirli ve yeryüzünün cezası belki… Yıldızların tozunu almak için yolculuklara çıkan delişmenlere güveniyorum… İnsan, haşerattır bu çürüme içinde…
K. A, H. E. K: Dünyaya bir kuyruklu yıldız arkadaşı sordu: “İnsan, insan diyorsun. Nedir insan?” Dünya mutsuzca yanıt verdi: “Ha insan mı, insan bir haşerattır.” Bu diyalogda dünya haklı mı? Haklıysa neden haklı? Haksızsa neden haksız?
N. K: Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış ya, onuncu köy varsa, oraya gitmek isterdim. İnsanın ütopyasının olması, bu dünyadaki anlamsızlığı karşılamasına müthiş olanak sağlıyor. Hayatın her alanını kuşatan eşitsizlik ve egemenlik ilişkileri, insanın temeldeki en büyük düşmanıdır aslında. Savaşlar, dincilik, işgaller, azami kar hırsı, doğayı ve canlıları katleden yasalar, her türlü baskı ve sömürü; bir gün bitecek… İnsan kalırsa eğer.
Ülkemizin ve dünyanın değişeceğine ve daha yaşanılası bir yer olacağına inancımı hiç yitirmedim. Bu yanıyla ütopyacıyım belki. Belki biraz da anarko – komünar… Biz göremeyeceğiz elbette. Bu çağın, insanın kendini ve doğayı yok edişinin son çağı olacağını düşünüyorum. Kötülük, zihinsel ve tasarımsal bir şey. Canlının doğasında yokken, sonradan yaratılmış ve sürdürülmüş. Düşünen, vicdanlı canlıların bir gün buna son vereceğine inanıyorum.
“Haşeratların ve ucubelerin” bir sonu olacak kesinlikle… Sanat başta olmak üzere, ütopya böyle gösteriyor bize…
K. A, H. E. K: Şüphesiz bir kent şairisiniz. Kentleşmek, kentli olmak konusunda neler söylersiniz?
N. K: Kentte yaşıyor olmak insanı kentli yapmıyor. Kentlilik, bellek ve edinilmiş yaşam tarzının vazgeçilmezliğini gerekli kılar. O nedenle, kent görünümündeki yığma, yüksek binalar ve sürüleştirilmiş insan toplulukları, yani modern kölelerle kentlilik yaşanmıyor.
Kültürel, sanatsal, toplumsal gelişmelerin ve biçimlerin durağanlığı ya da sınırlandırılması; kentlilik için, ölümdür biraz. Kentlilik, özgürlük ve gönüllülük esaslarını içerir. Yerleşik hayatın doğayı bozarak ve yok ederek inşa edildiği bir yaşama biçimi, kentlilik olarak görmüyorum. Büyük kentlerde kurulan yaşamın karakteri devşirme ve hırsızlamadır.
Kentlilik; adalet, eşitlik, özgürlük, kendini ifade edebilmek ve gerçekleştirebilmek, yaşamın her dokusuna katılabilmek ilişkilerini içerir. Bu anlamda kentlilik, ülkemizde sınıfta çakmış bir yerdedir.
Şair ve yazar kimliğimle kentlilik bilincini bu anlamda önemli bulurum. Eleştirel bilginin dönüştürücü ahlak ve sorumluluk bilincinden süzülen halleri, bana değerli gelir. Folklora yakın durmadığımı biliyorum. Şiirlerimde ve yazılarımda, kaba gelenekçi bir iz de bulamazsınız. Eskiyi bütün anlamlarda anlayarak ve tanıyarak aşabilmek, sanat ve sanatçı için çok önemli.
Geleceği kurabilecek, dönüştürücü ve değiştirici fikirlerinizin, düşlerinizin, tasarımlarınızın olması gerekir. Yoksa eskiyi ve her anlamda kötüyü nasıl aşacağız?
Sanatçı. bu anlamda öncü ve kendiliğinden devrimci olmak zorundadır. Yeni bir imge, işaret, renk, doku, koku, iz, harf, kelime, görüntü, nesne… Geçmişi yıkmak ve geleceği kurmak zordur. Özellikle sanatta ve sanatçılarda… Ne ki hikayemiz de burada farkını üretiyor ve üretecek zaten…
Her anlamda yeniden… Kentleri, insanları, aşkları, ilişkileri yeniden inşaa edebilmek belki… Ayrılıkları da…
Sevgili Namık Kuyumcu’ya söyleşi için teşekkür ve selamlarımızla…
✔ Uygun maliyetli baskı
✔ Profesyonel destek
📞 Hemen bilgi alın: 0312 239 44 18
